31 Aralık 2008 Çarşamba

.kirli beyaz gökyüzü.

.garip bir işe giriştim. devasa dijital müzik arşivimi bir hale yola sokup dinlemeye yeltenmediğim sanatçılarla bir tanışacağım. belki de çok severim. hiç belli olmaz. yeni şeylerle tanışmak istemiyorum ama çok dağılmış durumda her şey. bir de çalışıp kazandığım parayla ne yapacağıma karar verdim, bugün gidip kendime cep termosu alıyorum hemen. ilerleyen saatlerde de heralde örgü örüp sıcak sıcak yatağımda oturacağım. miskinlik mevsimi. bir de film izleyeceğim bolca.
.aslında bir iş daha var aklımda. ".noktasız." doğumu bugün gerçekleşebilir ama ancak cuma basılabilir gibi duruyor. hadin sevgiler.

26 Aralık 2008 Cuma

.hate to say "leave me",but i need it.

.adımı sakla. benden bahsetme. beni yok say. sus. konuşma. daha fazla kendimi duymak istemiyorum başkalarından. yok olmama sabrın yetmiyorsa tek istediğim susman, gideceğim zaten uzak memleketlere. hikayelerim, anlarım, yaşanmışlıklarım benim. kimse bilmek zorunda değil. kendinden nefret etme düzlemi ile hayata tutunma arası ince çizgide sallanmaktayım. daha fazla kaldırabileceğim bir yük yok. hayatıma değmeyin. yalnız bırakın.

24 Aralık 2008 Çarşamba

.until the moon give me the sign.

.dışarının soğuğuna bakıyor. ılık renklerle aydınlatıyor odasını. titriyor içi. odanın renklerini izliyor. gölgelerin oyununu. onlara katılıyor. dans ediyor bedeniyle. yüzüyor, süzülüyor, devriliyor, tırmanıyor, düşüyor. düşüyor ve kıpırdamdan kalıyor yerde. duvarlarındaki yazılar,resimler dönüyor gözünün önünde. midesinde kelebekler uçuyor. gözlerini kapattığında kendini gördüğünü sanıyor. yaklaşan bir siluet, ama mesafe değişmiyor. yaklaşıyor gibi hissediyor, dokunacak gibi. yaklaşamayan siluet belirginleşiyor ve kim olduğunu biliyor artık, ama daha fazla yaklaşamıyor. sarsılıyordu zemin, belli belirsiz bir üşüme titremesiyle birlikte güçlenen bir sarsıntı. gözlerini aralarken ışık fazla geldi, silüet kaybolmuştu artık. sarsıntı geçmişti. dışarısı hala soğuktu, biraz daha kararmıştı gökyüzü. duvarında göze çarpan farklı bir yazı dikkatini çekti. korkarak yanaştı. mürekkebi tazeydi henüz.
"gri olsaydı adın bu kadar karanlık olur muydu için? kapıdan girseydim, yine kaçar mıydın?"

23 Aralık 2008 Salı

.wait until you freeze in the cold.

.gidiyorum,geliyorum,uyuyorum,uyanıyorum. yaşamıyorum. bekliyorum. 99 saat 1 dakika 37 saniye daha bekleyeceğim. ve 141 gün 15 saat 23 dakika daha bekleyeceğim. 461 gün 2 saat 54 dakikadır beklediğim gibi sonsuz kadar belirsiz bir süre daha bekleyeceğim. yaşamıyorum. bekliyorum.

22 Aralık 2008 Pazartesi

.road to the cold wet islands.

.kaçmam için her şey hazır. kalmam için sebep yok. gitmeye hevesim çok. gidenlerin peşi sıra değil, arzuladığımca yerlere gitme vakti. zamansız, apansız, tehlikelerle gitmek. şimdi aklımda olan bu. 150 gün bekle dedi bana. oysa ben seslerin peşine sürüldüm şimdi. zamansızlığına beklenecek 150 gün değil 150 yıl var gibi. beklemiyor, gidiyor insanlar. 150 gün beklenmez, yaşanır. yaşıyorum. belki de yolun çağrısına yaşıyorum.
gidemedim henüz, ama aklımda var bir yol.

21 Aralık 2008 Pazar

.rapidshare'in karşı konulmaz cazibesi.

.sevgili emektar bilgisayarım garip davranışlar içinde. rapid'den gün boyu bir şeyler indirirken mis gibi bir internet. her şey çalışıyor. sonra bir saçmalamalar. rapid yoksa internetten zırnık koklatmaz. bu saçmalığa bir son diyorum. rapidshare ile bu ortaklık nedir yahu?
.hişt pişt emektar kendine gel de bana izin ver interneti her alanda kullanabileyim!
heyt.

20 Aralık 2008 Cumartesi

.i cannot be there, i need to be alone.

.olduğunca sessiz ve uzaktı. kasten değil sadece rahat hissetmek istediği için. somurttuğunu söylüyorlardı, ama aslında sadece duruyordu,dingin bir şekilde. bulunduğu yere aitsizlik duygusu orada tek başına olmaktan keyif almayla savaşıyordu ama kaybetmişti çoktan. keyif her şeyin üstündeydi o anda. isterlerse dalga geçsinler ya da onu bırakıp gitsinler, umrunda değildi. kendini yok etmişti, kimsenin farkına varmadığı bir köşede başı öne eğik duruyordu. biraz nefes almak için dışarıya çıktı. gülümsedi. güzeldi hava, ılık bir gece, kışın ortasında oldukça ılık.
.sonra birden yolda buldu kendini. yabancıydı etrafındakilere. sanki yıllardır birlikte yürümemişti o yolu. belki de o gece farklıydı ışıklar, algıları yanıltıyordu. ev yabancıydı, insanlar da. yine bir köşeye sinik oturuyor, izliyordu onları. ağır bir duman vardı odada, kokusu yakıcıydı. izledi. mutfak daha tanıdıktı. bir süre orada durdu. su içti. yeniden doldurdu bardağını ve yine köşesine gitti. her şey hala yabancıydı. kapıyı çekip gidecek kadar sokakları tanımıyordu. her şey belki daha tanıdıktı bu odadakinden ama korkuyordu. rahatsız değildi. sadece uzaktı. o köşede duruyordu sadece ve yabaniydi. sabahı beklemeye karar verdi. üşürken düşünürken uyudu birazcık. gün aydınlandığında fark edemedi ama biliyordu. sokaklarda liseli ortaokullu çocuklar vardı yokuşu yürürken. sessizlik eşlik etti bu sabah ona. sessizliği bozan her şeyi duymazdan geldi. huzurla uzaklaştı o tanımadığı sokaktan, tanımadığı evlerden. tek başına mutluydu, sessizdi.

.falling slowly.



.yine çok bağendiğim, naif bir müzik filmi. biraz romantik takılıyorum galiba bu aralar yine. çok saf bir şeyler var. müzik çok güzel. irlanda güzel. dokunuyor bana bu fim. şiddetle tavsiye ediyorum.


.albüm kapağı tencere kapağı.



.bu iki albüm kapağı birbirlerine fazlasıyla benziyor. hissettirdikleri farklı ama müzikal olarak bir yorum yapamıyorum ki mogwai'in batcat albümünü henüz dinlemedim. konuyu bir yere bağlayamayacağım madem, o zaman derim ki, "bir daha gelsenize ikiniz de".

."teybin sesini kıs korna çalma".

.nekropsi geçti pek güzel geçti. izlediğim en rahay peyote konseriydi diyebilirim. en ön sol köşede, kadrajımda sevgili cev edit, izledim durdum. bas kerem ne kadar binbir surat bir insan imiş ona da bizzat tanık oldum. (ex-drummer'daki bir elemana benzettim. aman yanlış anlaşılmasın, sadece yüz ifadesi ve mimikleriyle zaman zaman "aha burada o dedim".) "bir crying game yapalım mı?" diye fısıldarken cev edit pek bir mutluydu. çaldılar da çaldılar. 2 taze parça ile pek bir sarstılar beni sonlara doğru. ben bir replikas havası sezdim o yeni seslerde, bekleyelim görelim.



.evet yine poster çaldım, hemen zerre'nin yanıbaşına konduruverdim. poster şahane. nekropsi'ye ayrı emek sarfediyor peyotenin tasarımcısı, gevende'yi zamanında 2 ay aynı posterlerle geçiştirdiğini biliyorum, replikas'ı da hatta. ama nekropsi başka işte. (benim için hepsi çok ayrı, bir hiyerarşi yok. nekropsi baba da olsa olmaz öyle ayrım).



"this song is for our english speaking guests"

16 Aralık 2008 Salı

.aksak.

.uzunca tatil, dinlenmece, çalışmaca, kadıköy hasreti oya hasreti gidermeceden sonra hoşgeldin soğukkışla. taşkışla pek güzeldi sabahtan. öğlen de az bir kalabalık ortabahçede. her yer kediler ve 3-5 kişiye aitmişçesine. sonra akşama doğru şahane müzikal belgesel, heima zamanı yaklaşıyor heyecanı ve günün sonuna doğru ilk darbe. ses sistemi arızalı. sen haftalardır bekle bekle bu müzik filmini bul. hadi bakalım, sigur ros'u sessiz film olarak izleyerek deneysel bir olay gerçekleştirelim. her şeyin çözümü var. çözüldü. eve dönüş yolunda yorgun bir de +10 kilo yükümle yine bir klasik gerçekleşti ve vapuru 1 dakika ile kaçırma başarısı ile yılın şapşalı ödülüne layık görüldüm. neyse ki vapurların tükenme saati değildi henüz. hadi tamam vapur da güzel sıra trende. trenin kalkmasına 5 dakika var. harika. çuf çuf giderken feneryolunda durduğuyla kaldı. kapılar kapalı, içerisi karanlık. hadi gel korku filmi çek. kapılar açıldı, ama ben o yükle yürünecek yaklaşık 2 km'lik yolu düşünmekteyim. tamam dedim yürüyeceğim. dedim bugün daha ne aksak olabilir. gevende benle yürüdü yürüdü. şahane bir gündü. emeği geçen teknik arızalara teşekkür ederiz. hepsi birer zevkti.

13 Aralık 2008 Cumartesi

.yeşil taze bilye.


.bir kez daha replikas ve şahane, taze vidyoları. buyrun. izlemeye doyum olmaz.

.soon be gone but be back.


mardin, kütahya, van, ankara. hoşçakalsın dostlar.

.20 yaşından sonra progressive müzik dinlemek.

.müzik setim tamir oldu olalı nostalji yapıyordum kendimce. çok dinlediğim albümler raftan inmişti. bilgisayaradan müzik dinlemeye direnmeye başlamıştım. sonra ne olduysa oldu ve riverside denen grupla hayatımda gerçek anlamda ilk defa progressive müzik dinledim severek. insanlar metal müzikmiş efendim işte milyon çeşit zırt progressive,vırt metal gibi müzikleri lise zamanlarında dinlerler,siyah giyerler. kulaklıklarından dışarı fışkıran seslerden bile korkardım oysa ben o yaşta.
.şimdi ne oldu da oldu severek dinlemeye başladım bu müzikleri. ama sanmayın ki o mıyır mıyır müzikleri dinlemeyeceğim. ben sakinlikten yanayım. demek ki bu progressive denen şey de güzel bir şeymiş. korkulacak bir şey yokmuş.

.evet son olarak bu albüm kapağını koyayım dedim. bir sebebi var tabi. kapaktaki yüzünü kapatan ifadeyi ilk defa görüyorum ama benim 6 aydan fazla süredir kullandığım avatar resmimle çok benzer biçimde ve renklerde. bir de bu albümü benim progressive'e dönüş noktam olarak ayrı bir yere koymak gerek.

12 Aralık 2008 Cuma

.Góðan daginn.

.izlanda'ca selam vermeyi de öğrendim flickr sayesinde. bir bu eksik kalmıştı. gece boyuna sigur ros dinledim taze albümleri elimde. bir de ansiklopedi yapmışlar. şimdi çalış çalış para kazan izlanda'yı hayal et. ben satın alacağım izlanda'yı hep birlikte gideriz isteyenlerle. saçma hayalleri anlamsız cümlelere dökerek çok başarılı zırvalamalardayım. sıkıntıdan heralde. ama izlanda'ya gitmeden selam veriyorum sizlere.

.Góðan daginn.

.silently unknown.

.bilseydim dilini ona hoşçakal derdim. tren garında uyumaya çalışırken gelmişti karşımdaki banka oturmuştu. tanıdık bir yüzü vardı. eski dostlarımdan kalma bir gülüş suratında. başı öne düştüğünde uykunun içindeydi, belki de günlerdir özlem duyduğu tek şeydi. oysa ben o yüzün arkasındakini zayıf hafızamda aramakla meşguldum. gözlerim kapanmayı red ederken birden keskin bakışlarıyla karşılaştım. üzgünüm ne yaptımsa, ama bilmiyorum. başka birine olan bir kızgınlık mı diye yeniden baktığımda hala bana dönüktü kırgın ifadesiyle gözleri. korkuyordum, her neyse olan şey benden bağımsız ama bendeydi. sadece susabliyordum. sustum. toparlandı. bir şey demek ister gibiydi ama uzun bir bakıştan sonra başını öne eğip uzaklaştı.
.hoşçakal diyemedim.

10 Aralık 2008 Çarşamba

."i dissappeared exactly one year ago".

.rüyalarım yordu beni. o kadar uzun sürdü ki, tamam bu sefer buldum onu dedim. yanına yaklaşmaya korktum ama buldum onu, gördüm.


.1 seneden çok olmuş. bu fotoğraf bir mucize. tarih 8 eylül 2007 iken benim hala yaşıyor olmam ve sonrasında 9 eylülde gelen beklenmedik 2 dost. en son görüşmemiz oldu. özlem beni hasta etti. zihnim bulanık. uykularım bir koşturmaca ve savaş kendimle. geçer diye beklediğim bir yara ama asla kabuk bağlamayan.
bekleyeceğim, koşturacağım, yorulup düşene kadar uyumadan duracağım.
saçma bir döngü bu. hergün sabaha karşı yatağa düşünce bedenim durmuyor ve bulduğunu sanıyor. oysa bu bir aldatmaca. bulanık sularda gördüğünü sandığım bir yansıma, ben olmayan.

7 Aralık 2008 Pazar

.still have those cds.


.nerdeyse 10 yaşında bir müzik setim var. yıllardan beri istediğim şeydi. ben daha anne karnında müzikle gelişmiş bir insanım annemler sağolsun. bir şekilde hep dinlemişim. hala dinlerim güzel bulduğum ne varsa. eskiden plak varmış, öyle bir teknoloji bizim evimizde olmadı ama babaannemlerde hep batı klasiklerini öyle dinledim. sonra kaset furyası başladı. bizimkilerin de deli bir kaset arşivi vardı. bir de ITT radyo. o küçük evimizin salonunda dururdu. kasetleri de sarardı bir dönem tabi. o hep olan şey zaten. sonra ortaokul zamanında ben onu odama almaya başladım sürekli, sonra benim odada sabitlendi. iyice kendini kaybetti tabi o dönem. ta ki benim kendime ait ve cd de çalan bir müzik setim olana kadar ben öyle 30 senelik walkman ile yaşadım-o da annemin üniversitede sahip olduğu walkman idi. kalemle ileri-geri sarmaca. sonra benim için bir elektronik alet olmayan, en güçlü duygusal bağlarımdan birini kurduğum müzik setim geldi.


.lise zamanlarımda ciddi bir cd arşivi yapmaya başladım, zero'yu keşfettim, zihni'yi keşfettim akmar'a babamdan gizli gitmeye başladığım günlerde. bilgisayar, mp3 çalar yokken ya da en azından ben bunlardan üniversiteye kadar bihaberken ben hala cd alır idim. tabi verilen harçlığı cd, dergi, ikinci el kitaba yatırınca insan hepsine sahip olabiliyor. hala o arşivim genişlemeyi bekliyor, bir yandan da sevgili müzik çalarımın tamirini bekliyordu aslında. sonunda adam gibi hoparlör ile kaliteli bir sese erişmem mümkün. bu beni mutlu ediyor işte, bu kadar basit. güneş de var. bugün pazar, hadi gezelim.

6 Aralık 2008 Cumartesi

.happy bear.

.neden olduğunu bilmiyorum ama insanlardan uzak kalmaya çabaladığım dönem kendi kendine biterken artık insanlar benden uzaklaşıyor. hatta büyük laflar ediyorlar, her şeyi siliyorlar. ben de o kadar sakin duruyorum ki yine eskisine yakın biçimde. kendimle uğraşmayı yeniden ertelerken rahatım, iyi sayılacak kadar kötü olmadığımı biliyorum. keyifli yanlarıyla sarılıyorum, oturuyorum, eğleniyorum, gülümsüyorum hatta uyuyorum. geçmesi gereken bir dönemdi, sıkıntıların arkada kalması gerekliydi. kurtarıcı ya da kahraman aramaya gerek yok. bir film, bir parça, bir ses, bir söz, bir gözyaşı, bir kahkaha, bir bağırış hepsi bu kadardı belki de. biraz daha aldırmaz, üstelemez ve sessiz olmak iyi. sinirlenmeden gülüp geçmek de. mutlu sayılabilirim hatta.
.o zaman güzel şeyler yapayım biraz da.

30 Kasım 2008 Pazar

.manche menschen ändern sich nie.


.ne kadar söylesen boştur bazen. duvarlara bağırmak gibidir. usanmazsın ama nereye kadar. duvarlar yükselir önünde sıra sıra, iterler seni geriye. kalkar ayağa bir daha başını dikeltip açarsın ağzını. ama boşuna dedik ya. yine bir duvar yükselir önünde. neden inatla lafını dinletmeye çalışırsın ki. bu dünya kayıtsızdır artık insana, doğaya, cana. senin ufacık sözünün değeri yoktur ki. sus da otur yerine, kendi halinde bekle orada. ya da çek git buralardan. dünya bana ters, ya da ben ona ters. beni dinleyen rüzgarlarım, gözyaşımı yıkayan yağmurlarım, bana dokunan toprağım var. nefret dolmadan buralardan gitme vakti.

28 Kasım 2008 Cuma

.ashes and snow.


."if you come to me at this moment, your minutes will become hours, your hours will become days and your days will become a lifetime."
."to the princess of the elephants.i dissappeared exactly one year ago. on that day i received a letter. it called me back to the place where my life with the elephants began. please forgive me for the silence between us has been unbroken for one year. this letter breaks that silence. it marks my first of 365 letters to you. one for each day of silence. i will never be more myself than in these letters. they are maps of the bird path. and they are all that i know to be true."
."you will remember everything. all we'll be as before. in the beginning of time the sky is filled with flying elephants. every night they lay down in the same place in the sky and dreamt with one eye open. when you gaze up at the stars at night, you are looking into the unblinking eyes of elephants who sleep with one eye open. to best keep watch over us."
."ever since my house burn down i see the moon more clearly. i gazed upon all the edens that had fallen in me. i saw edens that i had held in my hands but let go. i saw promises i did not keep, pains i did not souv, wounds i did not heal, tears i did nor shed, i see deads i did not mourn, prayers i did not answer, door i did not open, doors i did not close, lovers i left behind and dreams i did not live. i saw all that was offered to me, that i could not expect. i saw the letters i wished for but never receive. i saw all that could have been but never will be."
."an elephant with his trunks raised is a letter to the stars. a breaching whale is a letter from a bottom of the sea. these images are letter to my dreams. these letters are my letters to you."
."my heart is like an old house whose windows have not been open for years. but now hear the windows openning. i remember the cranes flowling about the melting snows of the himalayas. sleeping on the tails on meneties, the songs of the beard of the seals, the bark of the zebra, the thrill of ,the clicks of the sand, the ears of the caracal, the sway of the elephants, the breaching of the whales and the silhouette of the eland.i remember the curl of the meerkat's toes, floating on the ganges, sailing on the nile, ascending the steps of...i remember wandering through the corridors of hatshepsut and the faces of many women. endless seas and thousand miles of rivers. i remember father to children... and the taste... i remember... and the pealing of the peach... i remember everything. but i do not remember ever having left."
."the longer i watch the savanna elephants, the more i listen, the more that i open, they remind me of who i am. may the guardian elepjants hear my wish to colloborate with all the musicians of nature's orchestra. i want to see through the eye of an elephant. i want to join the dance that has no steps. i want to become the dance. "
."i can't tell if you're getting closer or farther away. i long for the serenity i found when i looked upon your face. perhaps if your face could be returned to me now, i would find it easier to recover the face i seemed to have lost, my own.
."feather to fire, fire to blood, blood to bone, bone t marrow, marrow to ashes, ashes to snow, feather to fire, fire to blood, blood to bone, bone to marrow, marrow to ashes, ashes to snow,feather to fire, fire to blood, blood to bone, bone to marrow, marrow to ashes, ashes to snow,feather to fire, fire to blood, blood to bone, bone to marrow, marrow to ashes, ashes to snow,feather to fire, fire to blood, blood to bone, bone to marrow, marrow to ashes, ashes to snow,feather to fire, fire to blood, blood to bone, bone to marrow, marrow to ashes, ashes to snow..."
."the whales did not sing, because they have an answer. they sing because they have a song".
."what matters is not what is written on the page, what matters is what is written in the heart. so burn the letters and lay their ashes on the snow at the river's edge when spring comes and the snow melts and the river rises,return to the bank's of the river and reread my letters with eyes closed. let the words and images wash over your body loke waves. reread the letters with your hand cupped over your ear. listen to the songs of eden. page after page,after page. fly the birth path. fly, fly,fly...".

.korkuyorum kendimden.

.duyamamak görememekten bir adım daha önde, daha kötü bir şey.bunu konuştuktan saatler sonra tek kulağım tıkandı. tam tıkanmak değil aslında. etrafımdaki sesler yiterken etrafımda olmayan ve duyma ihtimalim olmayan uzaklıktaki sesler derinden gelmeye başladı. dün evde her şey sessizken bir televizyon programı sol kulağımda, insanlar konuşuyor, sanki bir tartışma programı. çok ürkütücü. az önce de bir kapı zili duydum ama bizim evin zili olmayan. neler oluyor? normal bir insan gibi duymak istiyorum artık.

23 Kasım 2008 Pazar

.nostaljik bunalım.

.kötü olmaya sabep bulmak kolay. nostaljik olmayı getiriyor bazen peşi sıra. şimdi açmış mor ve ötesi dinliyorsam bunda saçma bir özlem var. hep yağmurlu gri günlerdi lisede sevdiğim günler, sabit ruh halimin yansıması olduğu için belki de. işte bu yüzden eski mor ve ötesi parçalarında buldum kendimi yeniden. yok aslında öyle kendini bulmak diye bir şey. sadece o somurtkan halim ve o anlatılması güç atmosfer var odamda. seviyorum bunu. saçmalık.
.3 kişi vardı o zamanlardan beri yanımda olan. hayır şimdi sadece 3ü kaldı değil. zaten 3 tane arkadaşım vardı. uç ilişkilerdi, zordu, ilkti, etkileyiciydi. hayatımı yönlendirdikleri kesin. şimdiyse oldukça uzaklar. aslında hep içimde olup da uzaklar.
.karanlıkta söylediğim "23" ile geçen geceler, ne kadar çok ağladığım ve asla çözemediğim, konuşmaktan kaçtığım, hepsi şu anda yanımda. elimde geçmişten kareler, içimde garip bir burkulma. nedenini bilmediğim bir hüzün içinde sürükleyen melodiler. vazgeçmeyeceğim bu gecelik.
."23"ten sonra sıra "beyaz"da. kaçış parçam. gitarımla çalmayı denemiştim ilk bu parçayı. asla etkisi geçmeyecek hep o zamanlarda kalacağımı sanmıştım.
.ama o fısıldayan sesiyle, "gölgem var iyi ki gölgem var" derken özdeşleştirmemem elde değil kendimle. "iyi ki varsın iyi ki yokum".
.geçmişteyim dostlar. geçmişte kalanlar, kalmayı tercih edenlerdeyim. dayanabileceğimden fazla özledim. unutamayacağım kadar çok iz var. bir yandan da yanımdakileri hırpaladım. yanlış olan bendim. çekip gitmeyen de ben. yarın güneş doğduğunda tekrar düşüneceğim, halim kaldığınca.

.dark and lost.

.birer birer elimden kaydı taşlar. oysa hepsini çok severdim, hala seviyorum. hırçın dalgaların arasında bulmuştum onları kayıp bir sahil akşamında. sonra sabah güneş üstüme doğarken titreyerek uyanmıştım soğuk kumların üzerinde. deniz durgun, hava ılıktı artık. kumlara vurmuştu başka güzel taşlar. hepsini topladım, ceplerime doldurdum. daha da soğuktum artık. adımlar hızlandı, ısınma belirtisi yoktu. güneşin yükselmesini algılıyor ama hissedemiyordum. denizden uzaklaşmak istemiyordum. suya dokunmaya ihtiyacım vardım. daha çok titreyerek. kayalar vardı hemen ilerde. ulaştığımda azalmıştı taşlarım. neden bilmiyordum. soğukluğumdan belki de. yine de hala yanımda olanlar vardı. çaba göstermedim hiçbir şey için. sadece oturudum ve dalgalara bıraktım kendimi yavaşça. ıslandım, titredim, dalgalar geldikçe kaybettim taşları. yakaladım, sımısıkı sardım onları. ama barınmak istemiyorlardı. baskı altında hissediyorlardı belki de. kayıp gittiler elimden. çağırdılar sonra ama rahatsız hissettim yanlarında kendimi. bu sefer ben kaçıyordum. sessizce. daldım. nefesim yettiğince kayboldum denizin içinde. çıktığımda sudan kimse yoktu. kendimle kalmam izin verin. sadece bunu istiyordum. lost.

22 Kasım 2008 Cumartesi

.uzak dur.sessizliğe geri dönüş.

.susmak daha anlamlı kaldı bütün her şeyin yanında. anlayışın yittiği, yıprandığı ve çürüdüğü noktada, sesizlik elimde kalan son oyuncak.
.vapurum çoktan gitmiş, tren de kaçmış, sokaklar benim şimdilik. güç savaşında değilim. kendimi korumak istiyorum sadece. oturuyorum, uzanıyorum saatlerin içinde. güneşin doğduğu ara sokakların sıcaklığını bulamamamak korkutuyor. kalkıp gideceğim yerlerin beni istememeyen yüzlerini karşılamak zorundayım sanki. kimse yaklaşmasa, zorlamasa.
.suç yok. ben de yokum. hoşçakalın demeden kalkıp gidebilirim. daha da kırıcı olabilirim. yıkıp geçebilirim, o yüzden sadece yaklaşmamamı sorgulamayın. daha uzak, daha kapalı ve yitik.
.aklımda yol, içimde nem var. uzaklara ansızın çekip gidebilme arzusu.

12 Kasım 2008 Çarşamba

.yapılası şeyler ve yapılması gerekenler.

.yapılası şeyler ve yapmam gerekenler hep çelişiyor.
.şehir planlamak ya da kentsel tasarım yapmaktan uzağım ki hayatımı planlamaktan acizim. haydi bir deneyelim hayatı planlamayı.
.çirkin kısımdan başlayalım;
.puf1.procenin analizleri, tasarımları ve paftaları. sayfalar dolusu listeler boyu proce işleri.
.puf2.bölge bilimi vizesine çalışmak ve sevgili gülden'in derste kopuk kopuk anlattığı konu başlıklarını kafamda oturtmak.
.puf3.sabahın kör vakti taşkışla'ya yetişmek ki en sevdiğim mehmet ocakçı'yı dinlemek var ucunda ama sabah 8buçukta ders olmaz ki kardeşim. midem bulanıyor, dengesiz uykusuzluk döneminde hoş hissettirmiyor.
.ama bu sıkışıklıkta aklımda başka şeyler var elbette;
.cici1.yazı yazmak, çok fazla şey üstüne.
.cici2.çizmek, karalamak, duvar boyamak.
.cici3.yelek, kıravat, şapka örmek, yeni bileklik tasarımları yapmak.
.cici4.yeni kurbiyeler pişirmek ve insanlara tattırmak.

biraz puf'lara odaklanmam gerek.cici'ler gece saatlerine ertelenecek. çünkü her puf yapmayı denediğimde kaçıyorum, uyumak istiyorum hatta. ki pek uyuyamayan bir insanım. cici'ler hep yapılası, uyumak isteğini güneşin doğuşuna kadar unutturuyor, sonra gün olunca 1-2 saat gözlerimi dinlendiresiye "yatağa git" diyorlar.

hadi bakalım, bir yemek yiyeyim puf'lara başlayacağım. valla başlayacağım. isteksiz de olsa. biraz zorlamak gerek. yitik güz olma yolundan çıkarmalıyım hayatın bu kısmını.
(.gerekliliklerden kurtulmak mümkün olmayacak.)

9 Kasım 2008 Pazar

.zerre.


.beklenen gün geldi. 2006'dan beri hasretle beklenen replikas'ın yeni albümü artık elimizde.
2000'de köledoyuran'la hayatımıza giren replikas 2002 dadaruhi, 2005 avaz ve 2006 fm ile devam etti. köledoyuran'ın karanlığı ve ham sesleri, dadaruhi'nin işlenmişliği ve devam eden karartısı, avaz'ın doygunluğu ve dillere yapışan sözleri, fm'nin filmleri ve atmosferinden sonra 2 yıl durduk ve izledik replikas'ı. her canlı performanslarında parça parça yeni deneylerini paylaştılar. şekillenirken her şey kestirmek zordu nasıl bir kuyuya indiğimizi. içine girilesi ama bir o kadar da bunaltılarında boğulma ürküntüsü ile doluydu yeni sesleri.
.sıra geldi zerre'ye. tarih 5 kasım. albüm düştü üstümüze. ama bunun bir de canlı hali vardı albümden önce. gizli albüm ifşa konseri. oradan başlamalı hikayeye.


.tarih 18 ekim cumartesi. replikas'ın sabit sahnesi peyote ve bence en ait oldukları.
.1 yıldır hep aynı giriş parçası, buki synth. sonra yeni sesler geldi, hadi devam dediler, hep yeni dediler. arada yine avaz'dan 1-2 parça vardı tüm köledoyuran çığlıklarımıza rağmen. tıkış tıkış dolu orta katta tazecik seslerden arada tanıdık melodiler geliyordu elbet. dedim ya, süreçte hep paylaşmışlardı deneylerini. hortum geldi, saz çaldı. her şey bittiğinde ortalık dinginleşti ama aklımda soru işaretleri ve heyecanla aldım elime albümü. peyote etiketiyle çıkan ilk albüm, replikas, zerre. çok güzel. içine girdin mi çıkılmaz sesler var orada. girelim o zaman.


.buki synth olmuş bu sıkıntı, pek şahane. ağırdan ağırdan kanayan bir yara. sonsuzluğa ilerleyen bir gidişi var. nerden tutsan can yakan bir parça olmuş, aslında bir intro tadında.
.sonra geliyor zerre. kelimelerle oynayıp da sert vuruşlarıyla inip inip çıkan ama asla duruşundan aviz vermeyen bir şeyler var. arada gökçe ve akustik gitarıyla sadeleşen ama sonra çığlığını son nefesine kadar patlatan zerre, "zerredir belki ama yok denilmez".
.bugün varım yarın yokum
demek çok açık olmuş bu sefer. gitmek üzerine çok sözleri var bu adamların ama ilk kez bu kadar net. içselleştirmek tehlikeli olabilir çünkü biliriz, "gündüz biter, başlar gece, mutluluk ve ölümle".
.dulcinea
, reverie falls on all insanları etkisinde çıkmış hissiyatını verdi hemen. en farklı parçalardan biri. hikaye anlatırcasına ilerliyor, döngüselliğinde boğulurcasına gözlerini kapatıyor ve susuyor. "yokluğuna varlık dayanmaz" yankılanıyor, ses oyunları decam ederken.
.bas geliyor içerden bir yerden, fısır fısır geliyor sesi gökçe'nin, karanlıkta oyun oynarken ışıklar birden açılıyor, nefesliler kovalıyor, tökezliyor ama düşmüyor bitti deme. "zehirinden içmedikçe, gamından çekmedikçe, solacaksak hiçte, gördüm deme" ve sessizlik.
.griden siyaha yaklaşan tonlarda bir şeyler geliyor. vakt-i kerahat güneşe karşı durmuş, isyan ediyor, çekiliyor, ağlıyor, sesini yükseltiyor sonra da ölüyor, öldürüyor. zor, "dişimle tırnağımla varlığımı ben buldum".
.bozuk düzen gelsin hadi, sarhoş edip döndürsün başımızı. çekmeye başlasın aşağılara. dursun bir saz dinleyelim. sonra yine diplere.
"benden hiçbir şey bekleme, varlık yokluğun içinde" deyince orçun, durduk bir. boş vücut ürküttü ve sonra son söz geldi, "gerçek sessizliğin içinde", o halde buna susalım.
.gülmediğin günler damla damla gelirken uykuyla uyanıklık arası yanılsamalar içeri girdi. ve artık sadece "ellerinden dökülen yalnız senler" kaldı.
.tanıdık tanıdık seslerden hortum, artık eskisi kadar siyahi değil, hatta grimsi bir çığırış. çok yükseklerde uçuyor sonra yere yaklaşıyor ama hep yukarlarda dolanıyor.
.eksik epeyce eskileri andıran tınılarıyla hep biliyormuşum hissini verdi. "sonlar an içinde, anlar kan renginde".
.ruh~feza bitişe yaklaşırken çok hrpalayıcı, o kadar uzun yollar vardı ki önüme çizdiği, o kadar zifiri karanlıktı ki seslerine kapılmamak için çabaladım ama sürükledi yine de. gidiyor, dönüyor, kaçmaya çalışıyor ama başaramıyor. sonunda özgür kaldığında bir süre sessizlik ve üstüne saklı gizli parçamız geliyor, hem de ruh~feza'nın üstüne biraz şaka yapar gibi. hafiften bir eğlencelik yanı var.
.albüme dair küçük bir hikaye var. kayıt yapmak için gerçek mekanlar kullanmak isteğiyle epey bir çaba serf etmişler. bir takım kayıtları çubuklu hayal kahvesinde yapmışlardı ama sanırsam o kayıtları kullanmadılar albümde. atmosfer olarak çok güzel bir mekan ve boş halinde akustiği de çok farklı oluyor. her şey basçı selçuk'un tanıdığı bir bakkaldan öğrenip de kayıt yapmak için gittikleri gökçeada eski hapishanesiyle başlıyor. tam istedikleri yeri bulan replikas atlıyor minibüse, dolduruyor enstrümanları, yazı orada geçiriyor. işte, albümde dinlediğimiz davullar, baslar ve perküsyonlar orada kaydediliyor.
dinlemeye doyulmaz, zerre'den geçilmez.
zerre-cnntürk

29 Ekim 2008 Çarşamba

.nerde kalmıştık?.


.biraz uzak kalmıştık buralardan. izmir'de gezdim. hayır alsancak,kordon, bornova'da değil. önce yalı mahallesi, güzeltepe, kuruçeşme, inciraltı, narlıdere, kadifekale, ege mahallesi. az biraz sabretseydim çingen düğünü görecektim. neyse izmir'in haline şahit olduktan sonra ve biraz gezindikten sonra sabah istanbul'a vardık uykusuz bol sohbetli gecenin sonunda. istanbul işte bıraktığım gibi, özlemediğim gibi. istanbul blues kumpanyası demişti zaten;
"sabah kalkıp koşacağım bineceğim trene
istanbul yere batsın döneceğim izmir'e"
valla doğru ama istanbul kadar boktanmış izmir'in kentleşmesi. ama yine de güzel işte.
neyse bu saçma şehircilik değerlendirmelerinden sonra nerde kaldığımızı bilemeden kapatıyorum. aman blogger kapanmasın ha.

22 Ekim 2008 Çarşamba

.the missing grey.

.nerede?bilmiyor,bilinmek istemiyor.
.ses vermiyor. cevap gelmiyor. koşuyor belki, kaçıyor, ağlıyor belki de sokağın köşesinde, üşüyor belki de geceleri.
.izlerini siliyor her günbatımında. her gündoğumunda gezerken deniz kıyısında belki de alıp başını gidiyor. denize atlamayı düşünüyor vapurun kıç tarafından, paramparça olup denize karışacak. sonra tuvalete kafasını sokup kendi bokunda boğulmayı. ilaçlarını düşünüyor, kutuları. en keskin bıçağı, köprünün üstünden düşmeyi bir de.

.şimdi burada çaresizce bekliyorum, elimde bir adres ve tek bir isim var. ihtimaller dahilinde gidebileceği şehirler ve evler var. tabi bilinmeyen adreste sokaklar, çöplükler, boş arsalar ve korkunç istanbul halleri de var. en kötüsünü düşünerek yaşıyorum ki umudun kurbanı olmayayım. ışık bir tutam, karanlıkta griliğini ayırt edemiyorum. griyi arıyorum. özlüyorum.

21 Ekim 2008 Salı

.saçmalık.

.kötülük yapmadım kimseye. ne yakın zamanda ne de çok geçmişte. ama bir şeyler ters gidiyor. önce bir trajikomik hikayecik var aklımda. cumartesi replikas, zerre'den döktü sözlerini üstümüze ve sonra bir peyotesever de biber gazı ile kutlamasını yaptı. ortakatta başlayan hapşırık zincirine ben gülerken yavaşça sustum ve nefes alamadığımı fark ettim. hapşırmadım ama yandım, yine biber gazından, yine saçma bir nedensizlikten. tünelden gelirken düşürdüğüm bilekliğin üstüne bir diğer bilekliğim kaybolmadı ama parçalandı. neler oluyor yahu?
.ve bugünün sıkıntısı ve titremesi. sevgili okulum taşkışla'da 4 senedir 1 sapığım var ve benim eşyalarımı aşırmaya bayılıyor. 3 sene önce kütüphaneden aldığım 1 kitap, 2 sene önce 2 kere giyebildiğim 1 kazak ve bugün de 4 senelik süet montum yok oldu.
üzerinde görürsem saldırganlaşabilirim.

4 Ekim 2008 Cumartesi

.sancı.

.hava yüzüne çarptığında afalladı. sokakta olmak farklıydı penceresinden giren rüzgardan. güneş gözünü aldı, kaçmaya çalıştı ondan. boş yere. şimdi daha da zorlaşıyordu adım atmak. güneşe bakamazken insan yoğunluğu giderek artıyor ve hızlı adımları kesiliyordu. sızlıyordu başı. alışık değildi. ne kadar daha süreceğini merak ediyordu. ağır bir parfüm kokusu hızla beynini uyarmış ve dayanılmazlığın sınırlarını zorlamaktaydı. bu bir sınama mıydı? kendini kitabına verdi yol alırken otobüsü. biraz daha rahatlamıştı. ama güne peşini bırakmıyordu. korkunç bir baş ağrısı ve sesler ve insanlar ve hayat. çok fazlaydı hepsi. uzak kalmak gerekliydi bu düzenden. kendi düzensizliğinden başka bir şeye alışamamıştı. gözleri yerde hızlı adımlarla uğultular arasında hareket ediyordu. nedenini sorgulamıyordu dışarda olmanın. tek çabası burdan çabucak kurtulmaktı. odasını düşünemiyordu bile. garip bir sosyal fobiydi belki ondaki. bilmiyordu. irdelemiyordu. bu dünya çok büyüktü. oldukça hırçın. dayanılmaz sesleriyle beynini işgal ediyorlardı. sustu. biraz daha hızlı yürüdü ve sustu. kaçtığını inkar etmeden daha da hızlandı. kayboluyordu. insanların onu görmezden gelişleriyle birlikte silikleşiyordu.
.karanlığın inmesini beklerken odasında günün bütün pisliğini hissetti üstünde. damlaları çağırdı. gelsinler ve sokakları yalnız bıraksınlar diye. rüzgarı dinledi. sakinlik vardı. henüz değildi. ilerledikçe gece karanlığına rüzgarın beklenmedik seslerini duydu ve hafifçe gülümsedi. ışıkları kapayıp pencereye yaklaştı. gözleri kapalı dinledi bir süre. sonra hissetti damlaları yüzünde. hızlı adımlarla çıktı evden. sokakları yalnız bırakan kalabalıkların telaşlarına karşı gülümsedi. damlaların vücüduna nüfuz etmesini istercesine kollarını açtı karanlıkta. sadece ıslandı ve gülümsedi. sokakları yalnız bırakmayan bir tek o vardı.

3 Ekim 2008 Cuma

.bilinmedik yerlerden çıktı.

.elimi uzattığımda orada olacağını düşünmek hataydı. rüyayla gerçeği karıştırma olasılığı oldukça yüksek bir uykudan yeni uyanmıştım elbette. ama istemiyorum. daha fazla yalan, daha fazla umut. ya da bilmiyorum ne istediğimi. sadece savruluyorum. durulmayı unutuyorum. uyuyorum. uyanık kalmaya çaba göstermiyorum. ama bu sefer de uyyamadığım saatleri sayıyorum tik taklarla. çok korkunç. rüya görmek istiyorum ama düşüyorum. hep düşüyorum. uyandığımda yatakta olmaktan başka seçeneğim olmadığını fark etmek daha çok acı veriyor. düşmeye devam edebilirdim sanıyorum oysa. memnuniyetsiz ve hedefsizim belki de sadece. sorunsuz bir hayat içine düşmüşüm hatayla. kaçacak bir durum yok ama istediğim kaçmak insanlardan, sıkıntıcıklardan ve diğer her boktan şeyden. düzen değil kaosa inanıyorum. kaosu kendi içinde yaratsa da insan çevrenin düzenine uyamıyor. uyumsuz olabilmeyi bile başaramıyorum. başarısızlığı seviyorum. hayatın sevmediğim şeylerini hep yanıma topluyorum. susuyorum. karmaşıklaşıyorum, basite indirgeyememekten yorgun düşüyorum. şu anda. daha da zor gözlerimi açık tutmak hava aydınlıkken. şimdi aydınlığı karanlığa çevirip boşluğa abakıp kaybolmak niyetindeyim.

gelen var mı?

.yalnız olmayı ben seçtim. seviyorum bunu. ama hayır bazen ağlıyorum içimden. geçiyor. sonra meşgaleler, yazılar, yalanlar, sesler, sessizlikler ve gezintiler. tek başınalıkta yitik olup unutuyorum karnımda ağlayan çocuğu. gözyaşlarımı doğurmaktan korktuğum çocuk.

1 Ekim 2008 Çarşamba

.neymiş oriental wishes.

.bir korkaklıkla elim gitti yeni bir şeyler dinlemeye. embryo. ilginç bir isim değil, yaratıcı da değil. önemsizdi isim kısmı ama niye bu kadar takıldıysam. almanlar. hmm. bu kısmı düşündürüyor, kafamda ona göre bir şeyler şekilleniyor. olumlu anlamda tabi. ama yine de bir önyargıdır bu. bundan nasıl vazgececeğim bilemiyorum. ilk şarkı başlıyor. tabi hangi albümün ilk şarkısı? önemsiz bunlar. adını diyeceğim şimdi.
.oriental wishes. hadi bakalım. böyle de şarkı ismi olur mu diyecektim ama isimlerden geçelim artık. ama ben çok sevdim, resmen günlerdir aradığım bu imiş. heh dedim. yeni tanıştığımız bu naçizene beylerle daha bir samimi olmaya başlayacağım az sonra. şimdi bu parçaya bir dönelim ama oriental olana. geçişler, değişimlerle istanbul'u hatırlattı bana. istanbul'u hissettiri desek daha doğru olur. karanlığını duyumsadım bu bulutsuz gökyüzünde.
.bu güneşli günde evde fotoğtaf paftası yapmak da güzel. kendimden korkmaya başladım. iyimser bir moron olma yolunda ilerliyorum.

21 Eylül 2008 Pazar

.demiryolu hikayesi.

.bir pazar klasiği haline gelmeye aday bir hareket.
.canım sıkılmaya başlıyor güneşin vedasıyla, gidişini izlemesem de biliyorum karanlığın geldiğini ve güneşin hüzünle el sallamaya hazırlandığını. sonra da aklımda sadece yürümek var karanlığın çağırdığı esintide. demiryoluna doğru hızlı adımlar kaçak bakışlar. tren sesini uzaktan beklemek ve kaçırdığına üzülmek evlerine dönen yorgun yüzlü insanlara tellerin arkasından bakamadan. binmek için değil sesini dinlemek için istasyondan uzakta beklemek trenin gelişini. demiryoluna varınca sokakta yalnız olmak istedim ama hep insanlar vardı evine giden, akşam yemeğine yetişen telaşlarda. arabalar pazar gününe uygunsuz hızlarda hareket etmekteydi hala. ama tren hep aynıydı, insanları da çoğu zaman. hep oradan geçer, benzer sesler verirdi. bir alışkanlıktı hatta bir bağımlılıktı. eve trenle dönüp demiryolunun kenarından yürümekten başkaydı bu pazar çağrısı tren sesinin. sıkıntının nefes alma arasıydı demiryolu kenarına sürüklenişler. işte yine demiryolunun orada, nefes alıp da huzur bulmuş, dinginleşmiş bir haldeyim. hayatın gereklilikler sayfasına geri dönmeden önce son nokta.

.ıslak günler.

.istanbul'un yağmurlu havalarından başka bir haline ısınamadı kanım. ıslanmayı sevdim sokaklarında. hem de hasta olmak pahasına. güzel bir çaresizlik, gecenin bir vakti, eve ulaşmak için yola koyulurken yağmura tutulmak. hem de ıslanmak sabaha kadar kurumayacak kadar. sessizliğini hissettim kentin. sevdim bu halini. bu halini özlemişim hatta. şimdi de hafif bir boğaz ağrısı kalmış durumda bana çarşambadan bu yana, hafif atıştıran yağmur beni dışarı çağırırken canımı yakıyor, ama beni vazgeçiremeyecek ne kadar çabalasa da.

(bu da ilgisiz bir şarkı paylaşımı)

19 Eylül 2008 Cuma

.ışıkları kapatamadım.

.rüyalarda gerçekten ışıkları söndürmeye yönelip, anahtara bastığında ışıklar kapanmıyor. çok müthiş bir deneyimdi. fazlasıyla gerçek sandığım ve yine yorgun uyandığım bir uykudan kalkıp günlük rutinleri yaparken beynim bir yandan yeni uyandığım rüya-gerçekliğinin kareleri arasında sürüklenmekte. işte o sırada evde boşuna yanmasın diye kapatığım bir ışık ve her şeyin beynimdeki o hızlı akışıyla rüyadan uyanma çabasını algılamam. işte bu yüzden kapanmamıştı o ışık. bu akşam eğer eve geldiğimde yine uyurgezer halinde olmazsam tekrar izlenecek bir film var aklımda: waking life. izlerseniz anlarsınız. ışıkları rüyada kapatamazsın, rüyadan uyanmaya çalıştığında da her zaman uyanamaz insan. ışıkları kapatmayı dene. ama bu sonsuza gidebilir. belki de rüyadan hiç uyanamazsın.

15 Eylül 2008 Pazartesi

.su.

"isfahan'da bir kuyu var içinde tatlı suyu var her gözelin bir huyu var ne yamandır acem gözeli"

.atmosferin yittiğini duyumsadı, nefes almak güçtü. ayırt etmek imkansızdı karanlıkta bulunduğu yeri. içine doğru uçtuğunu sanmıştı bir şeylerin. yukarı ya da aşağı, herhangi bir yöne olabilirdi. sadece bırakmıştı o çok sevdiği akıntıya. sürüklenmekten ötesi yorucu ve gereksizdi. her şey yerli yerinde ama aklı havada. nostaljik bir an yakaladı sonra yırtıp savurdu. akıntının etkisinden kurtulma çabasını bıraktı. sadece bekledi. bekledi ama bulamadı. pek de neyi aradığını bilmiyordu. bir dinginlik olabilir belki de, biraz dinlenmek ve dinlemek için kendini. bu da bir çelişki. akıntının tersine bir hareket. delirdi. çelişkiyle karşı karşıya durdu ama dayanamadı, sürüklendi, bilmediklerine ya da tam olarak bilmeyip de merak ettiklerine. tanıdık ama yabancı, cezbedici ama yorucu. katlanılabilir bir durumdu ama seçemeyecek kadar kapılmıştı o boşluğa. yitiyor. artık kayboluyor. su sesine doğru ilerliyor. arada cılız bir ses geliyor ve sonra yeniden boşluğunu duyumsuyor. korkuyor ama devam ediyor. ve yeniden ve tekrar ve bir son deneme. çekiliyor. bilmediğine doğru.

"isfahan'da bir kuyu var içinde..."

11 Eylül 2008 Perşembe

.kilit.

.düzlemler değişmiş. sessizce bir kadının yumuşak hareketleriyle dans edişini izlerken bulmuşum kendimi. sonra biraz bakındım, kim olabilir bu ses sahibi diye.
erika janunger hem bir tasarımcı hem de bir müzisyen. incelemek için buyrun
bunu izleyin(you tube)
yukardaki açılmazsa bu da olur
bu da olmazsa erika janunger-weightless diye arayın
isterseniz de şunu indirin
dinlemeye doyamazsan diye bir de buna buyrun: weightless

8 Eylül 2008 Pazartesi

.arıza.

.günün anlam ve önemine ilişkin yazılar içermesi mümkündür.
.güne dair.1. 8 eylül birinci yıldönümü olması sebebiyle birtakım kurgular var.
.güne dair.2. itü'nün geleneksel ders kaydı eziyeti sebebiyle f5 tuşları eskimesi ve buna karşı birtakım önlemler alınmasına ilişkin fantastik düşüncelerim var.
.güne dair.3. günün diğer teknik arızalı ve genel arızalı haline ek olarak yeni bir felsefi arızalı telefona sahip olmanın şaşkınlığı içindeyim. telefonumdan karşı tarafa ses gitmiyor. onlar konuşuyor ben susuyorum. genelde yaşanan bir durum. ben suskun bir insanım.
.güne dair.4. bu teknolojik saçmalıklar yüzünden okulu bırakıp dağlara kaçacağım. aslında doğaya kaçış zaten benim hayalim ama bu kolaylık vaat eden saçma teknolojik şeyler bu süreci hızlandırmakta.

31 Ağustos 2008 Pazar

.geldim ve gidiyorum.


.yollar bu sene beni bekledi hep. ansızın verilen kararlarla bir sırt çantası toplama süresi uzaklığındaydı her yer. önce güzel bir avrupa şehri vardı haritadan seçilen. kısa günlerde şehri alt üst eden bir aileyken döndük ama içimde durulmayan dürtülerle yine yol var bana dedim. tren sesi miydi? eksişehir yönüne giden yolcuysa seslendiği kulak vermeliydim. uykusuz halde tozu pabucumda kaltı şehrin, trenle izmit' vardı yolum. evodam beni bekledi 1 hafta sonra yine 1 hafta sonra 2 hafta. kuzeyinden doğusuna uzandım ülkenin. yaylalar beni sormasa da ben onların peşindeydim. kaybolmak üzere, patikalar keşfetmek üzere. geldim, bitkin düştüm. 3 gecem geçti evodamda, fotoğraflarıma bile bakamadan gidiyorum kafama esti diye. 2 senelik hasreti gidermeye. şarabını sevdiğim ada'ma. suyunda serinlediğim kıyıya. güneşi en güzel doğan yere. bozluğu en ferahlatıcı olana.

6 Ağustos 2008 Çarşamba

.i don't know what i can save you from.


.ne kadar özlemişim akustik tınıları. norveç'ten gelen cinsinden. simon&garfunkel benzetmesi etiketinden hoşlaşmadığım, kendi hallerinde oldukları için çok sevdiğim kings of convenience. fena depreşti yine. şimdi üşengeç olmasaydım size aşağıda link yerine mis gibi arşivlenmiş rapid linkleri yollardım ama üşengeç yanıma denk geldiniz.
konserkayıtları

.in the death car.

.karanlık yavaşça iniyor. açıkhavada olmanın verdiği bir algılama değişimi söz konusu. evde otururken saat 8'den 9'a doğru ilerleyiş bambaşka olurdu inanın. ışıkları yakıp ortamı sabitlerdik, televizyon izler, hoş beş eder, yemek üstü çay-kahvelerimizi yudumlardık muhtemelen. ama bu kez açıkhavadayım. gökyüzüne daha yakın. az sonra başlayacak balkan şölenine kendimi bırakmak için hazırdım.


.her zamanki gibi beyaz takımı, wedding and funeral orchestar ve renkli bayan vokalleri ile serin geç yaz akşamındaydı bu yorucu şehrin iyice yorucu olan bir yerinde. öncelikle 2010'un zorunlu dönüşümünün aylardır yaşandığı kongre vadisi denen yerde açıkhava tiyatrosunun nasıl boğulduğunu ve yenilenme yalanlarının ispatlandığını söylemek gerek. ama can sıkıcı konular bu kez uzak dursun. işte goran abi geldi. dedim zaten, her zamanki beyaz takımı ve müzisyen dostlarıyla. kustirica'nın filmlerinin sesi, neşesi, hüznü. o çaldıkça film kareleri sonra da hayal ettiğim tarihten sahneler geçti gözümün önünden. ağlayamadan gözyaşı biriktirip, oturduğum yerden eşlik ettim danslarına.
goran abi gitmeseydi keşke, zaten niyeti yoktu. sabaha kadar kalırdı daha o bizle. ben gidip kaçırsam da taşkışla'ya mı sızsak gizliden diye düşünürken yine kendimi bıraktım sesine. açıkhavayı özlemişim. ama esasen açıkhavada senede 1 sebeb-ül ziyaretim goran bregoviç'i özlemişim. ne müthiş bir zenginliktir balkan müziği.
.ölümsüz olsun goran abi, hep buralarda yaşatsın kültürü, taşısın dünyada her yere.

5 Ağustos 2008 Salı

.mis.

.ölüm gerçeği baki. insanlar zamansız ölüyorlar. buradaki mesele benim olaya yaklaşımım ve duygusal tepkim. daha çok da tepkisizliğim. anlayamıyorum. gerçekten anlayamayıp duruyorum. bahsedemiyorum bile ki zaten şu anda herhangi bir üzüntü yok. o zaman bu tepkisizliğimi geçip konuyu değiştirme kararıyla bir paragraf ileri gidiyorum.

.yeni bir kurabiye yaptım. hanımellerle yarışır. evet bir pastanem olacak. şimdi temel olarak pasta ve kurabiye hamurlarını yapmayı öğreniyorum, sonrasında deneysel soframı görün bakalım. eski tariflerden bir fotoğraf serisi yapayım en iyisi. mis. (valla mis gibi koktu mutfak. biraz sıcak ama.)

buyrun hayal pastaneme.

28 Temmuz 2008 Pazartesi

.mutluluk bunalımı.

.insan mutlu olmaktan yıllarca uzak yaşarsa sanırım bunun şaşkınlığıyla bunalım yaşayabilir. şahsen ben mutluluk bunalımında bir insanım. evimdeyim, huzurluyum, istediğimce uzağım sosyal hayattan, odamda birtakım yeni tasarımsal girişimlerdeyim, odam eskisi kadar dağınık değil(en azından her an düşme tehlikesi yok odamda gezerken), ailemle gerginlik yaşamadan birbirmizin yaşamına saygı duyarak aynı çatı altında yaşıyorum vs.
.uyuyorum, kitap okuyorum, evden çıkamıyorum, sadece ıslak havalarda nemlenmeye koşuyorum. çok garip bir durum. bolca müzik etkisinde sıkılıoyorum bir nevi. insanları özleyemiyorum ya da çok özlüyorum ama bir duvar var onu aşamıyorum, düşüyorum olduğum yere. ihtiyacım olan ne, ben de bilmiyorum. ilginç bir şey ama konserlere gitmeye bile tam olarak hevesli değilim. goran bregoviç abi geliyor, evet özledim, hem de çok ama bir değişik istekliyim.
.mutluluk bunalımı nasıl olurmuş diye sormayın, başınıza gelmesin. sıkılmak bile daha eğlenceli. bu halimi nasıl sonlandıracağıma dair fikrim yok. acaba bütün tatilimi bu miskinlikte tüketmekle mi geçireceğim diye düşünüyorum.

27 Temmuz 2008 Pazar

.rain rain.

.sokağa çıktım istanbul'da. yine nefret ettim insanlardan. hayır ben kin dolu bir insan değilim. istanbul bana öğretti bu lafları. nefret uzak bana. anlamsız. insanlara tahammülsüzlüğüm o korkunç hallerinden. dayanamadım. koşamadım ama daha hızlıydım. uzaklaştım, yenileri geldi, pedala yüklendim yeni canavar yüzlerle karşılaşmaya. sonra 1 damla düştü başıma. bir damla daha ve hızlandı damlalar. hızlandım damlalarla bir süre. durdum sonra, ıslanmaya durdum. arınmaya durdum. şehrin arınmasını bekleyemedim, umudunu taşıyamadım. ama yağmur vardı. yağmura inanıyorum.
sonra televizyonun korkunçluğuyla karşılaştım evde, kan dolu kareler vardı kanallarda. şaşırdım. uzun zamandır aptal kutusuna bakmamıştım, terk edeli çok olmuştu. ama bekledim. saat 01:00 oldu bekledim, aptal kutusunu beklediğime inanmak zor ama bekledim. neyi olabilir? evet gevende'yi. eskişehir'de gezinirken kaçırdığım canlı kayıt şeysini, üstelik daha tazeydi sesleri üstümde ama hep taze kalsın isterdim onları. sermest, nem, nayu, esinti ve klasik son çelik çomak'tan sonra ve yüksek alkol üstüne uyuyup pazar sabahına uyanmayı düşlüyorum. uyumadan düşlüyorum. pazar keyfiyle dostlarımı karşılamak, taze çaylar içmek, ılık kahkahalar atmak.
gevende bir bağımılık, bir kaçış, bir dost, vazgeçilmez. seslerine, dostluklarına sağlık.
ve bütün nefrete yakın duygulardan arınarak son yudumumu alıp aptal kutusunu kapatıp gidiyorum.

19 Temmuz 2008 Cumartesi

.jonathan ve martı ve...

.hikayeleri vardır müziğin. sesler arasında sözler içinde üretenin, dinleyenin, katılanın masalı olur. yine eskişehir ve yine hikayeler. bu sefer sözler bir dile ait(türkçe). canlı performanslarını üst üste kaçırıp sonunda 6 ay kadar önce dinlemiştim. şimdi de esprili cd'leri elimde, yanımda, kulağımda.


ezgi gedik(klavye,piyanao,vokal), atacan yücel (bas,vokal), murat tülek (davul,vokal) olmak üzere 3 sevimli insandan oluşan kırık çizgi dedim ya eskişehir'den gelivermiş buralara. bu 3 arkadaşın eskişehir'den üniversite sınavıyla dağılması ve istanbul'da buluşması ile güzel seslerini paylaşan kırık çizgi, sade yapısı, oyunsu müzikal halleriyle denenmesi gereken bir tat.

o zaman paylaşmak kalıyor geriye.
myspace

"onun adı karmaşa" değil kırık çizgi


1.jonathan ve güvercin
2.evvel zaman
3.nereye
4.yumak
5.koza
6.karmaşa
7.m.y.
8.esnek
9.bugün
10.soğuk
11.hissiz
12.çöpmüş meğer
13.sözümüz yok

18 Temmuz 2008 Cuma

.pushing daisies.

.hadi bakalım. masal gibi dizi. sevdim. ilk izlediğimde vurulmuştum.
.durum.1.ben de pastanem olsun istiyorum.


.durum.2.lee pace'e the fall izledikten sonra hayran kaldım.

.durum.3.her ne kadar başka film ve dizilerden esinlenme olsa da masalsı olması yeterli benim için. seviyorum işte.

.dokunuş. çok ilginç. dokunamak, daha da ilginç. naif.


"i am only a pie-maker"

.ıslak gün,miskin kedi.

.kendime dair tespit.1.yazıları biriktirip biriktirip yazıyorum. zaten okuyan yok bir de uzun olsun iyice can sıkıcı hale gelsin.

.çarşamba sabaha karşı yatarken-kronik uykusuz halleri-üşüdüm. pencere açık, bir fırtına havası. güneş doğmadı bu sefer üstüme, yağmur seslerine uyandım. 1 haftadan fazladır istanbul'da olmak yeteri kadar cansıkıcı iken, bir de havanın bunaltıcı olması üstüne şehir arındı pisliklerinden, metaforik olarak, saflaştı bir nebze. insanlar ıslanmayı istemez çoğu kez, oysa damlaların getirdiklerini bilmediklerindendir bu ürkeklikleri. ıslanan yerlere basan çekingen adımlarla korunduklarını sanarlar çamurdan, sudan.vapurun arka güvertesi boş, oturacak yerleri ıslak, insanlar sıcak ve kuru yerler arayışında, oysa aylardır sıcaktan şikayet ederken tek istedikleri yağmurdu çoğunun, biraz esinti, serin bir hava. ıslak havanın ev hali de bir başka oluyor tabi. miskin kedi misali evde sıcak yatakta kahvaltı üstü uykusu çekiyor canım. sonra bu miskin kedi hali hoşuma gidiyor bir yandan, kedi olmak istiyorum. sonra yağmura çıkıyorum ıslanmaya, sokaklarda sulara girip çıkmaya, gülmeye, eğlenmeye, çocuklaşmaya. miskin kedi olamyı unutuyorum. daha çok sudan çıkmış balık halindeyim. unutkan, mutlu, ıslak ve seyyah. yürüyorum, sokaklar özgürlük. miskin değil sadece unutkanım bir balık kadar. mutluyum sustuğum kadar.
hadi bugünlük kısa oldu kurtuldunuz benden.

13 Temmuz 2008 Pazar

.again.the fall.


.neden bu kadar etkileyici olmak zorunda? aylar geçti ama sahneler beynimde ve tekrar tekrar izliyorum sadece fragmanı, elde olan tek şeyi. bu kadar olamaz. içime işledi. lütfen biri dvd sini bulsun!

.bir pazar hikayesi ve eksik kalan yazılar.

.not1.sevgili gökçe "neden yazmıyor?" diye benim sayfamı açmaktan usanmadıysa, artık tekrar yazıyorum, kaçmadım. ama uzun yazacağım, sabır dilioyorum.

.evet bugün pazar idi. artık bitecek. özel sektörde çalışanların tek tatil günü, tabi eğer şanslılarsa. sabahtan düştüm yola, adaya doğru. evde kimse yok, yaşasın. saat 8.30, vapur gider kınalı ve burgaz'a. elbette burgaz'ı seçtim. bisikletim, çantam ve ben sokaklarında dolandık, durduk, gördük ve istanbul'un bunaltıcı karmaşasından kaçmayı başardık. kuşlar ve poyraz ve deniz sesi. o kadar. araç yok, insan da yok tepelere doğru. kaldırıma oturup yazdım, baktım, kokladım, sustum. dünyanın huzurlu köşesine birkaç saatlik kaçmak yetti. sonra sonra eve gelip, tek başınalığın keyfini bir filmle çıkarayım dedim. mis oldu. sonra sonra, birtakım yavru kediler görmeye gittim. aç kalmış anası ve büyük kardeşleri, hemen kadıköy den 1 kilo mama ile koştum evlerine. 3 fare, siyah- beyaz, ufacık. sonra eve dönüp 1 film daha. adını anmadan geçemeyeceğim ve şiddetle tavsiye edeceğim. "yumurta". türk sinemasının son 10 yılda ürettiklerine hayranım, avrupa da neymiş? "the fall" son zamanlarda izlediğim en vurucu filmdiyse de, yumurta da aklıma kazındı. akıcı ve sakin havayı nasıl birarada verir ki bir film? çok sevdim.

.bugün devendra günüm. yolda dinledim kendimi çimenler üstünde gördüm. doğa ve gitar sesi. yeter. giderek daha bir aydınlık yazmaya başladım.
.neden1. beyoğlu zehirli demiştim, artık gitmiyorum.
.neden2.balık gibi her gün yüzüyorum, heralde hafızam epey yitik, hatırlamayınca huzurlu olabiliyor insan.
.neden3.zorlama ilişkiler yok. kimseyle görüşmüyorum. çok güzel.
.neden4.poyraz iyi geliyor bana. deniz havası geliyor.
.neden5.eskisi kadar hatta daha çok mektup yazıyorum ve yine susuyorum.
.hayat güzelmiş. artık grilik o kadar da baskın değil. ama gri hala en sevdiğim. biraz da gülümsemek gerek.

28 Haziran 2008 Cumartesi

.dondu. durdu. döndü. baktı. görmek istemedi. kaçtı. saçmaladı. düştü. kalkamadı. oturdu. dizileri üstüne çöktü. çöktü. bitmedi. ağladı. sadece gözyaşlarını izledi. duramadı. durduramadı. kalktı. tekrar düştü. kendini unutmak çabası içinde gözlerini kapadı. içinde durmayan ama bir türlü dile gelmeyen sıkıntılarını taşımaktan bitkin düşmüştü. yerinde kalıyor, duruyor, susuyor, arkasına dönüyor, başını eğiyor, yüzüne bakmadan insanlar arasında kalmaya çalışıyordu. ne kalabalıklar vardı huzur veren ne de sesler arası yalnızlıklar. sıkıntılar taşardı içinden ve sadece kendi hissederdi boğulduğunu. görenler anlamaz ve bilmezdi halini. tanımsız ve anlamsız bir halde, saçma düşünceler arası gidip geliyor, duramıyor ve yine düşüyordu. kalktı, çöktü, ağladı, bitti, bitiremedi. kelimelerini tüketirken çaresiz ve hisszidi. hissetmeden yaşıyor, kayboluyor, yoldan çıkıp kaçıyordu bilemediklerinin sonuna. en sonuna. sonu olmayan anlara ve günlerle boğuşarak bekliyordu. bilmediklerini ve görmediklerini unutup, sonuna varmak istiyordu.
.derin derin iç geçiriyor, nefesi sıkışıyor, kalbini hissediyor ve kaybediyor. gözleri kapanıyor, dünya durmuyor ama zaman geçmiyor. bitmiyor.
şarap kokusu var havada.

26 Haziran 2008 Perşembe

.babe i'm gonna leave you.

.cried my eyes out.

.aradan yıllar geçti, 4 yıl kadar. çoçukluğun paylaşıldığı yaz aylarından geriye kalan birkaç fotoğraf ve gazeteden kesilmiş bir vesikalık var. eksikliği büyüyen ve bir kayıp. çoçukluğun bir yarısı yok bende 4 yıldır. denize girmek o denizde daha zor. o yollardan yürüyüp eve gitmek daha zor. gece ateşböceklerini izlemek, yıldızların kaymasını beklemek dalga seslerine karşı tek başına. hepsi uzak, eksik.

.can't scream, still can't.

.evimde olmak çok zor, ulaşamadığım ve paylaşamadığım için. kendini anlatma çabası boşuna ve anlamsız geliyor yine. denemek istemiyorum daha fazla. biraz daha sabredip hayatımı şekillendiriğim biçimde yönlendirmek istiyorum sadece. evden uzakta, gökyüzü altında. kendimi attığımda bir tepeden, süzülürcesine inmek gibi. sadece bu kadar.

.i get lost on this unknown planet.

.nerde olduğunu bilmek her zaman rahatlatmıyor insanı. bildiğin sokaklarda bilinçsizce gezinmek, kaygısız olmak arzusu var daralan zamanlarda. sorgulamamak, o binada kimin yaşadığını düşünmeden, o merdivenlerde biten gecenin kahkahasını duymadan, karanlıkta sokak lambası altında gözyaşlarını hissetmeden, geçmişin her anını bir süreliğine hissetmek ve hatırlamak zorunda kalmadan. böyle bir kayboluş ve yitiş.

.soon be gone into the wild.

biraz daha vaktim var şehirlerde yaşanacak. ama çok değil. istediğim bu değil. kalabilmek mümkün değil. yazılar, suskunluklarla birlikte her şeyi bırakıp gideceğim birdenbire. kendimi daha fazla zorlamadan. kimse mutsuz olmadan.

21 Haziran 2008 Cumartesi

.hayatı mahvetme sanatı.

.yitip gidiyorlar, giderek uzak durmama sebep oluyorlar. insanlar kaçtığım ve korktuğum dönüşümler geçiriyorlar. kaçıyorum. kendileri olduklarını düşündüğüm hallerinden çıkıp sürünüyorlar, kendi seçtikleri biçimlerde. bedenlerini ruhlarını tüketiyorlar farkında olmadan, tüketim nesneleri arasında kaybolmuşlar. sahip oldukları anlarla yetinmeyi bilmiyorlar, üstelik bencillikleri şaşkınlık verici. görmezden gelebiliyorlar kolaylıkla zorlukla yaşayan insanları. kendi keyifleri ve rahatları öncelikli olmalı. inanamıyorum bu kadar değişebilip de vurdumduymaz olduklarına. başkalarından önce kendilerine olan saygılarını yitirmişler. üzüntü verici ama artık benim için kesinlikle katlanılabilir bir durum değil. kaçıyorum. daha sade ve kendi halinde bir hayat için, çevreye ve insanlara değer verebilmek için, bu gereksiz şaşkınlıkları yaşayıp boşuna canımı sıkmamak için. üzgünüm ama onlar hatalı ve ben dile getirmekten bitkinim. çok korkunç olduklarını, hayatlarını boşu boşuna nasıl mahvettiklerini aynalarla yüzlerine yansıtmak çözüm mü? insan istediğini görmekte ve kendine yalan söylemekte çok başarılı ne yazık ki. kendini kandırmaca ve birçok şeyden sıyrılmaca.
.belki de tek hata benim. o zaman da benim birilerinden uzak kalmam gerek can sıkmamak için. kendimle kalmalıyım. şaşkınım ve üzgünüm.
.kalabalıklardan yoruldum, sessizliği çağırıyorum içimden.

18 Haziran 2008 Çarşamba

.gün özeti.

.durum 1.dolunay var bugün. kurt kadın olma ihtimalini bekliyorum.
.durum 2.özel bir gün değil bugün ama herkes bir şekilde özel kılmaya çalışıyor. neden? tek başıma olmak oldu tercihim ve gerçekleştirdim.
.durum 3.20 yaşında olmak yeterince alışılası zor bir durumdu ve şimdi 1 sene daha yitti önümde.
. durum 4. olimpostan beri içimdeki huzuru bozan ya da yıkan hiçbir şey yok.
.durum 5.şarap istiyorum. odamda hala açılmamış bir şişe var ama tirbuşon kayıp.
.durum 6.sevdiğim insanları gördüm bugün. konuştum biraz. sustum birçok.
.durum 7.yağmur yağmadı yine ki çok diledim. illa ki inançlı olup da dua mı etmeliyim.
.durum 8.sıkıntı değil de huzur "nem"lendi bugün.
durum 9.gevende'yi özledim. pazar gününe kadar sabretmek var önümde.
.durum 10. noktasız #003 hazır ama niye bastırmıyorum ki? ofis yaşamı kısıtlıyor insanı kendi işlerini yapmaktan.
.durum 10.insan hep tüketirse ne kalacak elinde? kaç kişi hala duyarlı? sorgulamaktan yorulsak da sorgulayıp devam etmeliyiz.
.durum sonsuza gider, en iyisi herkes kendi işine baksın. ben de biraz daha "nem" leneyim.

12 Haziran 2008 Perşembe

.tespit,analiz, vs.

.tespit1.sabah hep aynı saatte bindiğim erenköy2-mahalle arasında anılan adıyla "er2"-otobüsünü saçma sebepler zinciriyle kaçırınca binmek zorunda kaldığım pendik-kadıköy otobüsü, bizim duraktan hep ağzına kadar dolu geçer. ama çok açık bir sebeple göztepe tarafında bir boşalır. bu tespit öncesi açıklama oldu, şimdi tespit geliyor: pendik tarafında oturan kadınların çoğu göztepe-selamiçeşme arasında evlerde çalışıyorlar. ne kadar yararlı bir tespit.
.bu dünyayı kurtaracak tespitin ardından, eminönü motoruna binip 1 haftadır her gün gittiğim ofise yollandım elbet.
tespit2.bu ofis denen mekanlar iletişimsizlik için tasarlanmış olmalı. her masada bilgisayar. 2'şer masa birbirine yapışık ve simetrik olarak dizilmiş geri kalanlar da. karşı masadakiyle en az iletişim çünkü bilgisayar ekranı daha cazip. yandakilere laf atmak daha kolay ama yine de yarı sırtın dönük. fiziksel olarak en yakın olduğun, sırt sırta verdiğin insanla "-sonsuz" iletişim. sonuç:insanlar iletişmeden çalışsınlar.
.evet bugün de bitti deyip 8 saatlik yorucu ve saçma işleri arkamda bırakıp kapıyı çekip çıktığımda kararım şişhane ve oradan da tünel e varmaktı. evet bunu gerçekleştirdim. tünel, karamuk çaycısı, hem de oturacak yer de var, ama yürüyeyim dedim. galatasaray'a kadar gelip çay içeyim diye hemen mustafa abi'ye yöneldim, oturacak yer de vardı, ama pasajdan geçip tekrar tünel e yüneldim. büyük londra yı selamladım, tepebaşındaki şarapçıyı da. asmalımescit sokaklarını geçtim ve tünele vardım yine. galiba karaköy vapuru beni bekliyordu, ben de bekletmeden koştum ona. haydarpaşa ve eve varan sokaklar.
.tespit3.güneşe batmak ve doğmak yakışıyor. ben doğan güneşimi bir yerlerde kaybettiğime eminim. artık doğmasına tahammül edemediğim bir şey oldu kendisi. o güneş beni istemiyor, ben onu hiç istemedim zaten. güneşi sokaklarda batırdıktan sonra bir daha asla doğmamasını isteyebilirdim ama bir baktım bana bir şey diyordu müzik çalarım. nayu. güneş batarken tesadüf edilebilecek ve güneşe olan bu sert tavrımı ertelememi sağlayacak şey. benim güneşim kaybolduğunda nayu çınlamıştı içimde. yine yaptı yapacağını. ama bu güneşe karşı olan sert tavrım kesinlikle benim güneşimi en son nerede doğarken izlemeye doyamadığımla ilgili olabilir ki biliyorum hep bozcaada işleri bunlar. bir de olimpos-antalya yolu vardı en son ama içimde yine üstümde yoğun bir gevende etkisi olduğundan sanmıyorum ki o güneşin de doğmasını istemezdim aslında. en son 2006 ağustos ve bozcaada da doğan güneşimi aradım, kaybolmadı hala oralarda ama burada değil. sonuç:güneşe batmak yakışıyor, güneş niye var. ışık isteyen kim?

9 Haziran 2008 Pazartesi

."lost control" dedimse bu kadar da olamaz.

.bu bir işaret olabilir felsefesine inanmaya başlayacağım. gördüğüm garip rüyalar, nedensiz huzursuz tavırlar, sinirli halim hayra alamet değilmiş. kendime tahammül edememem, kendime olan nefretin kontrolü yitirmemle birlikte geri gelmesi ve kontrolü yitirmenin kötü değil de iyi sonuçlarını-göreceli-almak çelişkisiyle yine de bunalmak. kendine zarar verme eylemlerine yakınlaşan insan halleri içinde ben ve yaşanan sıkıntının patlama noktasında geri dönüş. hayır kabus bitmiş olmalıydı. kaset geri sarılmaz insan istemedikçe.
.şimdi tekrar şişelerce şarap, nordik müziği, cihangir merdivenleri, tarlabaşı evi, ofise gidememe yalanı, gündüz beyoğlu keyfi, parasızlık sürünmesi yaşanması gerek. hayır ne yazık ki bunlar olmayacak. hem de en keyifli kısımları. dostlar meclisi küçüldü şimdilik, herkes memleketinde. ben tek başıma-en sevdiğim hal-odamda içip içip ağlamak isteğindeyim ya da sadece uyumak. ama hayır yarın ofise gidip yine outocad başı işler bekler beni.
.kendimden nefret ediyorum. engel olunamaz biçimde.

7 Haziran 2008 Cumartesi

.ofis hali.

.aynı ofiste pek de birbirleriyle pek iletişmeyen ama o yüksek binalarda çalışan dev ofis insanları gibi selamsız sabahsız da olmayan birtakım insanlar içinde çalışmakta iken, kulaklıklar ve küçük hoparlörlerden gelen sesler ve benim hala teki bozuk kulaklığım. bir an kendi dinlediğim sesi dışardan duydum. kulaklıktan taşan ses. tabii ki benim ki değil. acaba kulaklık çıktı da ses dışarı mı gidiyor diye baktım ama değil. inanılması güç olan, benle aynı anda birinin aynı müziği bu pek de iletişilmeyen mekanda dinlemesi olan ama gerçek olan da aynen bu idi. evet seha can, o müthiş 4 şarkısı durmadan dönüyordu.
.birbirini tanımayan insanlar arasında böyle bir ofiste böyle bir şeyleri yakalamak inanılmaz güç veriyor insana. hem de seha can'ın "ofis" üstüne olan sözlerinden sonra daha da ilginç bir tesadüf.

1 Haziran 2008 Pazar

.ben yokum.

.yapmamı engelleyen bir şeyler var. tembellik denemez. bir dürtüyle bomboş ekrana bakmak zorundayım. doğru olana uzak gibi dursa da içimden gelen bu. sadece delicesine sokaklarda koşmak var içimde. birileri beni tutana ya da nefesim bana izin verene dek.
hata 1: kendini bildiği halde insan kötü hali gizlemeye çalışmak ama asla kendinden kaçamamak.
.her hatanın bedeli vardır'a inanmıyorum. evet hala inanmıyorum. akışın getirdiği, zamanın sürüklediğidir yaşanan. kendimden nefret etmenin sınırlarını zorlarken tek yapabildiğim içimdeki çığlıklara katlanmak. sabretmek. bugün de bitsin ve bugünün uykusuzluğu sonsuza yakınsarken yorgunluktan uyanamayacak halde bıraksın beni. sabretmek sonunda özlemlenen dinginliğe ya da hiçliğe varmak için.
hata2: kendini sürüklerken başkalarını da yanında götürdüğünü fark edememe.
neyse ki bugün bir felaket ortamı yaratmadan çabucak uzaklaştım oralardan. buralarda zor duran beden isyankar ve küskün her şeye. benden uzak kalın demiştim size.
.yarından itibaren şişeler birikecek evimde duvarları aşarcasına. içlerinde çiçekler solacaklar. çiçekleri yaşamak için ihtiyaç duyduğu sevgiyi ve ilgiyi gri kişiliğimde bulamayıp üzülecekler kendi adlarına. veremediğim her şey ve yıktığım her şey için üzgünüm. çok da umrunuzda olmamam dileğiyle. yalnızlığımı bana bırakın. anlamaya çalışmayın. içi boş.

28 Mayıs 2008 Çarşamba

."bu dünyaya ne yapmaya geldin?"

."eve geldim akşamüstü, üstümdekilerden kurtuldum, uzandım karanlık salona, bu dünyaya ne yapmaya geldin can?
dünya böyle diye susucan mı can? sazını eline alıcan mı can? dünya böyle diye susucan mı can? sazını eline alıcan mı can?
köy köy dolaş yaz avucuna koy başucuna, köy köy dolaş yaz avucuna koy başucuna
adam mısın lan sen türk müsün yoksa insan mısın can? allahsız mısın, aşk mısın yoksa aşık mısın can?"
yaz avucuna
.esas soru: "ne yapmaya geldin bu dünyaya?". yanıtı ne bende ne de sende, bizde, onda. sadece insanın kendini böyle sorgulaması sonuçta fazla bir bireyselleşmeye gitmiyorsa ve değişime yönelebiliyorsa başarılı bir soru. ama yanıtı yok. yanıtı bulan olursa hayata katacağı bir şey kalamamış mıdır acaba? ben sorulara daha küçük sorular katacağım sanırım. hayatın kendi seçimimiz olmadığı açık. ama hayatta yapacağımız kendimizden öte evet bir şeylerle belirleniyor ve yönleniyor. bu sorunun cevabına doğru yaşamak sanırım en yaşabilir olanı.
.esas sorgulayan: hepimiz olabilirdik. bu dünyaya tüketmeye gelmediğimiz açık. ama şu anda yaptığımız pek de üretmek değil. üstelik üretmeden tüketmeye meraklıyız. bize dayatılanlardan şikayet etmek anlamsız. kendimizi içine bıraktığımız rahatlıktan kurtulamamanın verdiği saçma hali kabul eden biziz. karşısında duracak gücümüz olmadığını, hep meşgul ve yorgun bireyler olduğumuzu söylemek kolay iken ne diye daha fazla çaba sarf edelim. çalmak, kopya çekmek, yapılan işin üzerine konmak kolay. neden emek harcansın ki?

"kahve için su koydum, artık bu şehre doydum, kendime zor bir şey bir şey sordum, bu dünyaya ne yapmaya geldin can?..."

gerçekten neden nefes aldığını düşündün mü? ne yapmaya geldik ki?

.kızıl gökyüzü.

.ince ince çizgiler vardı gökyüzünde kızıla çalan. güneşin vedasına uzanan ince çizgiler. onun gidişini gösteren, akşamı müjdeleyen. bakmaya doyulmayan, yükselen binalara rağmen güzelliğini koruyan gökyüzü. güz rengini akşam çökerken getiren gökyüzü. taze kokular ve yaşlanmış renkleriyle bir kent olabilirdi bu gökyüzünün altındaki. ya da gittikçe çirkinleşen ve kokuşan bir kent olduğu gibi şimdi. olmasını istemediğim kalabalıklarla dolu. kendinden ve birbirinden uzaklaşan insanlarla. ait olamayıp yiten. ama bu kızıllık her yerde olabilir ve yeryüzüne aldırmadan kalabilir kendi halinde. umudu yaşatan bir ışık ya da renktir belki de. kendi odamın tavanına bakmak gibi bir aitlik ve özgürlük hissidir gökyüzüne bakmak benim için. kızıl yapraklar ya da kandır belki de. sınırı olmayandır ve benim hislerimi paylaşan ya da aynı kızıllığa vurulan gözler vardır. bir süre daha o kızıllık kalacak. hep buralarda olacağını bilmek rahatlığı ile bugün daha fazla izlememek hata. biraz daha kızıl olmuştur ben beyaz ekrana bakarken. artık kızıllığa son bakış atmalı bugünlük.

26 Mayıs 2008 Pazartesi

.sese doğru.

.ağır ağır giriyor kanıma. sonra yürüyorum. nereye ben de bilmiyorum. çağırıyor sesi usulca. kandırıldığımı hissetmiyorum. gerçek olduğunu biliyorum. sadece devam etmem gerektiğini söylüyor kulağıma fısıldarcasına. karanlık korkutmuyor ıssızlıkta, yalnızlığımda. deniz kokusu geliyor burnuma. az sonra kuma değecek ayaklarım ve denizin dalgaları ıslatacak yırtık pabuçlarımı. sonra da paçalarımı. tuzlu suyla mis gibi deniz kokusunu üzerime alacağım. taşların sesi, dalga sesi. gözlerimi açtığımda sonsuz bir gökyüzünde koskocaman bir ay ve yıldızlar cümbüşü selamlayacak beni. hissediyorum. sadece sesinden bunu hissediyorum. küçük adımlarla bana eşlik eden o sesin inanılmaz sürükleyişine bıraktım kendimi. rüya ya da hayal olması ihtimaliyle gözlerim kapalı kalmalı. ama denizin dokunuşunu gerçekten hissedebileceğime inandırıyor beni. sesi kadar gerçek hislerim. nerede olduğumu bilmesem de tanıdık geliyor her şey. çocukluğun izleri, anların izleri, beni kovalamadan peşime takılanlar. benim içimde kalanlar, benden uzak kalanlar. ama en çok da o suyun sesi. özlediğim, dokunmaya korktuğum, rüya olmasını istemediğim diğer her şey. sesi dinliyorum sadece.
ses

25 Mayıs 2008 Pazar

.dereotu ve demiryolu.

.çok acil dereotu lazım. yürümeye çıktım. çalışmama döneminde evden oturmaktan sıkılıp, dereotu aramak üzere yürüdüm. yok dereotu. akşam saatinde hiçbir yerde kalmamış. demiryoluna ulaşan sokaklarda dolana dolana yürüdüm. demiryolu kenarında yaşamak isterdim hep. 10 küsür senelik dostumun evi demiryoluna yakındı hep. o sesi çok severdim. günlerim orda başlar orda biter, sonra da eve demiryolunun kenarından yürürdüm. hatta o zamanlar demiryolundan da geçerdik. 5 sene önce bir kız orada ölüp-ki bence bilinçli bir haraketi- her tarafı kapatılana kadar. hala kenarından yürünebiliyor. dostum artık orada yaşamıyor. ama ben demiryolunu kullanıp canım sıkılınca kenarından yürüyorum. yanımdan trenler geçiyor. içindeki insanların öykülerini düşlüyorum.
.dereotu bulunamadı. patlıcanlı pilavda dereotu şart. ama annem kararlı. palıcanlı pilavı derotsuz yaptı. hatta sarımsak da koymuş. ama dereotsuz.
.demiryolu kenarında bir evim olacak ya da demiryollarında yaşayacağım. bir ihtimal adada yaşayacağım. tabi o zaman tren sesinden vazgeçeceğim. ada hayali mi demiryolu kenarı mı daha eski? sanırım eş zamanlı. 8 yaşındaydım bozcaada'yı gördüğümde. 8-9 yaşındaydım dostumla tanışıp evlerine gittiğimde.
.sonuç: dereotsuz salata ve patlıcanlı pilav. demiryolu yakınında bir ev hayali ile geçen 2 trene selam. bozcaada planları 2 senelik özlemle.

."kiraz tazele".


."kiraz tazele,çayları tazele, kiraz hayalleri tazele,sizin ordan bir türkü söyle..."

diye giden şarkıyla pazar günlerine başlamak geleneği ve yanında sonsuza yakın çay içmek. bununla birlikte bir rahatlık peydah oldu ki uyumaktan kendimi alamıyorum. hem de uyumadan rüyalar görmeye başlayıp onları yönlendiriyorum. ama asla annemi inandıramıyorum uyumadığıma. rüya kurgularından kısa film senaryolarım var. ama yazamadığım için hala uyumadan yatmak istiyorum sürekli.

.kiraz tazelemeye gelince, bahara dair bir uyanış mı desem, pazar günlerinin kahvaltı sofrasına davet mi bilemiyorum, aydınlık hisler uyandırıyor içimde. sonrasında yapılacak tek iş bir çay daha deyip balkonda ya da esintili bir yerde keyifle oturmaktır.
.tembel hayvanımsı gibi olduğumu sanmayın. sadece huzur doluyum ve kendi istediğim işlere verdim kendimi. ağır akan zaman içinde boşluklara sığmadan genişçe yaşıyorum. düşünmek, üretmek ve uyuymak için vaktim varken ne diye yapmam gerekenlerle kafamı bozayım. üstelik bir de canımı sıkan saçmalıklar geldi aklıma onlara ne gerek var canım.
size pinhani armağan edeyim. son parça çok iyi olmuş. ama siz hepsini dinleyin.
bir de seha can tabi.

.on the edge of nothing.

.kendini yalanlarla kandırmayı sever insan. erteler yalanlarla her şeyi. zamanı kontrol edemez hele istanbul'da yaşanıyorsa hayat. sürüklenen zaman sanarken kendini yara bere içinde sürüklenmiş olarak bulması işten bile değildir. tazelenmeye ihtiyaç duyar. uzaklaşır, yalnızlaşır, kapanır, kendini bulmaya çalışır. hala aynı noktadan uaklaşmamış ve değiştirememiştir bazı gerçekleri.
.önemli kararlar alma vakti değildir ama o alır yine de. hayatı hafiflemiştir, ruhu dingindir ama peşini bırakmayacağını bildiği birtakım durumlar zaman içinde onu zihinsel olarak sıkıştırmaktadır. karar vermenin vakti geçmiştir ya da tam zamanıdır, ama emin olamaz. tek başına, kendi kendine oturur orada, sonra kalkar dolanır. bekler insanları, insanlardan bir şey beklemeden. deniz havasından raylara bırakır kendini. tren gelene kadar bekler. tehlikeyi özlemekten değil, meraktan sadece. herhengi bir şeyin sınırında olamamanın verdiği ufak rahatsızlıktan hep.

21 Mayıs 2008 Çarşamba

.benbizonlarbizler.

.zaman yavaş aktı birkaç gün. ne zaman ki istanbula döndüm zamanın yanılsaması çarptı. hayalimsi günlerden sonra rüyamsı bir sabaha uyumamış gözlerle baktıktan sonra uzak kaldığım yatağımda kulaklığım ve içimde sabit çalan dost melodilerle uyuyakaldım. günler uzak anlar yakın. uzak olduğundan daha yakın. gitmenin verdiği huzur, dönmenin verdiği sıkıntıyla birlikte günlrin bilinçsiz akışı içinde yalnızlığın rahatlığında sürüklenmek iyi geldi. bünye ses ister, gülmek ister, neşeli yüzler istermiş meğer. her zaman değilse de zaman zaman ister imiş.
.saçma sıkıntılar ve dertlerden uzak durmak için insanlardan uzak durmanın yeterli olduğu kanısına vardım. herkes değil tabi bu insanlar. en çok en az tanıdıklarıma ve beni kabul edebilenlere yanaştım. hatta benle kavga edenleri ister oldum yanımda. sessizliğe karşı anlamlı ses verenler. ama yine de ortabahçede yalnızım. tercihimdir. sıkıntılar gereksiz ise uzak durulası bir şeyler rahatlatıyorsa kimse kusura bakmasın. bu kadar sakin ve durgun iken kimseyle kafamı bozmaya niyetim yok.
.bir deniz havası, bir orman havası, bir de sabaha güneşin doğuşuna gevende havası yetti. bir de neşeli dostlar ve kahkahalar.
.hafifledi bedenim, süzülmek üzereydi pazartesi güneş doğarken ormana. yola çıkarken tek kaygım fazla bağlanmaktı bu huzura ve huzursuzluğa dayanamayıp kendimi yitirmek karanlıkta. günün aydınlığını örtecek kara perdeler aramaya başlamak ve sonsuzca huzursuzluğu damarlarımda hissedip zehirlemek birilerini. oysa her şey yolunda. biz de yoldaydık. hala da öyle değil miyiz?

(şu ana kadar yazdığım en kopuk yazı olmuş olabilme ihtimaline karşı uyarayım)

11 Mayıs 2008 Pazar

.kapattım kendimi.

.bitti. "şen" çocuklar gibi eğlenmece bitti. herkes için. birtakım insanlar için deli gibi koşturmaca bitti. bunun üstüne düşünceler içindeyim. sorgulamalar. berbat ilişkiler zincirinin yaralarını sarmadan daha derin yaralar açanları sorgulamakta ama kendi içimde. insanların kendilerini sorgulamadığı kadar onların davranışlarını kendi hatalarımla birleştirmekteyim. ne derlerse desinler. ben artık kendimi kapattım ve daha fazla tahammül edemeyeceğim şeylerden uzak durarak kimseye zarar vermeyeceğimi biliyorum.
.burda durup, tek başıma kalacağım bir süre daha. sonra yollar var düşeceğim. uzaklarda olacağım. hiçkimsesiz olmak istiyorum.
.ağlamak istiyorum sorgulamayacaklarsa. koşmak istiyorum sonra uzaklara, peşime düşmeyeceklerse. geri dönmediğim günleri saymayacakları kadar çok kaçmak istiyorum buralardan. hiç ses çıkarmasınlar. ben susacağım.

4 Mayıs 2008 Pazar

.sayılar.

jüri öncesi ıvır zıvır işler;

cumartesi sabah 10.00-pazar gece 23.30

uykusuzluk:44 saat
çay:30
o şarkı:210
tuvalete gitme sayısı:40
aynı anda interaktif konuşulan insan sayısı:10
can sıkıntısından fotoğraf işleme sayısı:20
copy-paste(bağlantı, çizim vs.):50

sonuç: proje seneye kalsın.

.zaman beklemez.


.gökyüzünde kara bulutlar var. yağmur havası, çok da alışılmış olandan değil ama. hafif bir esinti. saatlerdir uykuyu arzulamayan bünyemle huzursuzluğu erteleyen çalışma tempom yüksek. gecenin sabaha varacağı anlarda bir dostla olan uzun konuşmalardan sonra sevgi ve umut tekrar belirebildi. üstelik çok basitti her şey. olması gerektiği gibi hayatın. basit düşünmek gibi. derinliği kaybettirmeyen basitlik. sonra bir ses geldi dosttan. dosttan öte varlıktan. saatler boyu kulağımda. hala dönerken tek şarkı umudu bulabildiğimi hissettirdi tekrar bana. huzura yakınlık durumu. tek bir fotoğraf karesi ve sesler içinde kaybolan umutsuzluk. o kadar saf, naif ve bir o kadar olgundu. benden çıkamayacak kadar huzur doluydu. ve benim içimde. onun varlığıyla birleşen dünyam tekrar döndü küçük şeylere.

.umudum(uz) olsun bugün.

.düşmeyen gözyaşı.

.ağlamak üzereydi düşerken. düşleri kaybolmakta ya da siyaha dönmekteydi. kalktı tekrar koşmaya başladı. oysa gücü yoktu nefes almaya dahi. şimdi nefesini kaçmaya harcıyordu. sokaklar karanlık, evler sessiz, insanlar dinlenmekteydi. güneşin doğuşunda her şeyin değişeceği umuduyla uyumaya çalıştı o da. değişen tarihler, saatler, günler hiçbir şeyi değiştirmemişti. hala düşerken ağlamak üzere olması hissiyatı güçlüydü ondan. kazanan ya da kaybeden yoktu ama bir savaş olduğu belliydi. kalem kağıttan daha anlayışlısı yoktu etrafında. ya da etrafında kimse yoktu. bunu istemişti belki de. itmişti her şeyi bir yana.
.gözyaşları donup donup kalıp hayatın içinden yitiyor. ansızın gelip giden hislerin yaralarına değerek. kızamıyor, bağıramıyor, haykıramıyor. sadece biliyor. gerekenden fazlasını ve gerçekleri .cesaret edemediği ifade etmek sanki. korktuğu kendisi sadece.
.küçük anlarda gülümsemekyi başarıyordu ama içinde birikenlerin bir gün çağıldayarak akmasını an meselesiydi. yine de işler ve sorumluluklar arası gidiş-gelişler tutunacağı bir daldı kendi şelalesinden denize düşüşünü engelleyen. ama sadece şimdilik.

3 Mayıs 2008 Cumartesi

.tek arzu.

.tereddütlüydüm. yazıp yazamamak konusunda. fazla açık ol(a)mamak ve yıkıcı olabilmek arasında bir yerlerde sürüklenme ihtimaline karşı. kendi yükünü taşımakta zorlanan birine vurmak gerek heralde. eksik kalmasın diye öldürücü darbeleri de unutmamak gerek.
.fazla huzur mu her şeye sebep. her şeyin olduğunca sakin ama heyecanlı olması mı yanlış olan. düne rağmen umut kırıntılarımı her alanda yok etmek mi gerek. hiçbiri soru değil, düz yazı olmadığı kadar. kendini saçma üçgenler içinde kaybolmuş bulur. sonrası zincirleme kaza misali ardı arkası kesilmez durumlar. zırvalıklar, hayat, sevgi vs. ne varsa ortalığa saçılmış. toplanması gerek. kıskançlıklar, ikili konuşmalar, 2 üssü sonsuz kombinasyonlar. neden sorusu ve koca boşluk. cevapsız kalan, kalması gereken soru.
.düşüncelerim burada değildi. beni sürükleyen sulara kapıldım. elimde olmadan. üst üste 2 günün bu kadar çok bitmesini arzu etmek tehlikeli. şu anda 3.sü de bitsin isterken bir de.
.nisanın bitişi ile gelen huzur dalgası sonsuzlukta kayboldu. bir ayın sonunu daha beklemeye gücüm kalmayabilir. uyumaya bile cesaretim yok. uyku beni almayacak diye korktukça da olmayacak.

1 Mayıs 2008 Perşembe

.bitsin.

.bir günün bitmesini bu kadar kıvranarak istememiştim. bahar geldi. emek ve sevgi olması gereken bir gün savaş oldu. sadece engeller ve savunmasız insanlara atılan gazlar, püskürtülen sular. ve sadece kıvranabilirdi insan. ve sadece direnebilirdi gücü yettiğince. bir çiçek uzatmasına bile izin vermezdi korkunç yüzlü canlılar. sert durmak fayda etmiyor. kararlılık da. izledim ve kıvrandım.
yavaş yavaş öfke doluyor benlikler. bastırılan sesler çoğalıyor ve büyüyor. korkutan yüzler sayılarıyla varlar belki ama düşünceler gücünü koruyor.
artık sadece bitsin bugün. her anında dolup dolup içimize geri itilen sözler, şarkılar, türküler geleceğe kalsın. ama değiştirmek gerek. kendimizden başlayarak her şeyi.

30 Nisan 2008 Çarşamba

...dair

.sokaklarda ışıkların yanmasına çok saatler var. evlerde de. güneşin sıcaklığı yetmiyor yine de. eve gitmek için aceleci adımlar ve karanlığın hayali. karanlık çökünce ruhunun aydınlanacağı anların özlemi. sanki karanlık rüyalar hep gecelerde ve o geceler uyanık geçirilmesi gerekiyormuşçasına bir hissiyat. o kadar uzak kalmak istediği dünyadan kendince kaçma şansı. uyanıklık ve kaçışların çelişkisi arasında kalmış grilik.
.hayatın gereklilikleri ve sorumlulukları arasında sıkışmış ve daracık sokakları keşfederken yönsüzlüğün keyfini sürebilmek. yolları arasında sürüklenmek.
.önce güneş söndü pencereden sonra da sıcaklığı çekti ellerini üstümüzden. yavaşça ışığı azalan odanın içinde devam etti yaşam. ışıklar yandı. ışıklar söndü. evden çıktı. tek tük lambalarla aydınlatılmış o dar sokaklardan genişliklere vardı yolu. genişliklerde insanlara dokunmadan tek başına ilerledi. başka dar sokaklarda dolandı usulca. sonra içeri süzüldü yavaşça ama heyecenla. hayal edilemeyecek kadar güzel bir şeylerin içinde olduğunu kavradı. orada karanlığın içinde tekrar yaşadığına sevinebildi. karanlığı sevse de karanlığın içinde ışığı görebilmesini sağlayan milyonlarca yıldızın değil sadece seslerin anlamı vardı. yıldızlar şehrin ışıklarına yenik düşerken, o karanlıkta seslerle tazelendi.

29 Nisan 2008 Salı

.requiem.

.birtakım şeyler fazla yolunda. hemen bir sakatlık beklemek lazım. topal ruh ne kadar ilerleyebilir ki. kendini suçlamadan insan durabilmeyi başardığında duyarsız olabilir. her b*kun altında kendi imzasını aramakta ise ciddi bir çöküş içindedir. evet güzel, bugün de kazasız belasız geçti. en azından geçti. erken sarf edilmiş sözler olabilmekte. bu kadar da olumsuz düşünmemek gerekir denebilir. ama olumlu düşünmenin faydası yok. "karma" bazen işe yaramıyor değil.
kendini berbat hissettirecek olayların baskısı altında ezilen benlikle hala nefes alabilmekteysek şanslıyız. lanet olsun ama öyle. yapabileceklerin yapıldı ve bittiyse. uyumak çözüm değil. uyanık kalmak da değil. buraya saçma sapan yazmak da.

.can sıkıcı. gerçekten b*ktan. bıkkınlık dolu sesler var. isyankar olmaktan uzak. sadece sıkıntı hali. üretemeyen, sıkılan ve bunalan bireyler. bireysel bunalımlar ve toplumsal çöküşler. oysa tamamen bireysel ve yüzeysel meselelerdi hepsi. çarpım kuvvetinde etkisi kocaman olabilir. fazlasıyla. irkilirsin, kanın çekilir, üstüne binen ağırlıklar altında ezilmekle yerçekimi kuveti etkisinde şuursuz düşüş arası bir noktada kalırsın. sanrı ya da herhangi bir dış madde etkisi değildir. içten gelen kuvvetlerdir. ama biraz alkol gerekebilir. tam şu anda.

26 Nisan 2008 Cumartesi

.ask the dust.

.birtakım anlardan kurtulmak için anlara ait son demleri tüketmek gerekir. başarılamamış kokusu varsa ve tekrar cesaret edilemeyecek kadar uzakta ise, son kalan külleri de atmak gerekir. bir nevi temizlik, bir nevi batış.
.çok arzulanan ama yerine oturmamış taşlar yüzünden yıkılan hayaller. ya da yeteri kadar iyi düşünülmemişti. fazla oluruna bırakılmıştı. şimdi tekrar susacağım. belki de beklenen gün yaklaşır. o zaman son külleri de uçuralım. izi kalsın bende. o zaman "toza sor".

.eksiartı.0-1.

.odamı yine topladım. kısmi olarak. evet kaybettiğim filmin cd sini buldum. o arada bana çok lazım bir müzik cd sini bulamadım. var ya da yok. ikisi birarada olamıyor. lanet olsun ki iki tane iyi şey aynı anda başıma gelmemek üzere anlaşmalı. kaybettim, ardığımı buldum. ama neden eşzamanlı olmamakta bu kadar ısrarlı. o kayıp müziği ararken biraraya gelmesi gereken bir kart ve mektubun kart kısmını buldum, mektup uzun zamandır yoktu ortalıkta zaten. şimdi o kart görünür bir yerde-henüz-mektubunu bekliyor. ama inatla o mektup kaçacak biliyorum. film festivalinin bitmiş biletleri teker teker bağımsız olarak çıkıyorlar ortaya ama ben onları inatla aynı yere koyuyorum. galiba ben de fazla dayatıyorum onlara. birarada olmak istemiyorlar ama öbür türlü de ben bulamıyorum onları. dağınıklığımın düzeni var, bu konuda yoruma açık bir durum yok ama isteyen yapsın. senin onun benim eşyalarımın yerini tarif edince bulması değil mesele. benim odamda benden başka kimse yaşamaya tahammül edemez, fazla kişiselleştirilmiş bir oda.
.gel gelelim bu müziksizlik durumuna. epey fena bir durum. bekliyorum, sabrediyorum.

.blocked.

bu saçmalığı okumak zorunda değilsiniz. baştan uyardım.

.kesik.hayır elektrikler değil. cümleleler. anlamsız. anlamını yutan. kelimeler. sinir bozucu. bağlantısız. koku yok. iz yok. göğsünü söken öksürük. kişiliğini seven ses. sevgi. aksi. gulyabani. aylak ritim. döngüsel ve yorgun. benden dışarı. boğulurken. boğulmaya devam. umutsuzken. umut bulan. terslikler. koca gülüşler. yoksunluk. sessizlik. tahmmülsüzlük. zor değil. var değil. biri. diğeri. diğerleri. birileri. herkes. sen ve ben değil. senler ve benler. ihtimaller. bencil. umursamaz. hissiz. içevurumsal. içe doğru. mum ışığı. hareket. durgun deniz. sanki. aslında. neden. cevapsız. sonsuz. cevapsız. komutsal. işlevsel. beyin zortlaması. saçmalık. çöp. çöküş. düşüş. aman tanrım"the fall". etkisi ömür boyu. iç sesler. öksürük. içinden sızan canavar. buz kırılması. ateşin başında müzik. izlanda. göç. çoban misali. yerleşememek. gitmek. kalmak. arada kalmak.
.ama hala yok.

24 Nisan 2008 Perşembe

.bahar mı?

.bahar geldi sandık ama aldattı bizi. ya da şaka yapıyor aklınca. sadece hasta olduğum için mi bu hisler var sandınız. hayır, tamamen bahar hissiyatından uzaklaştım. sıcaklık fiziksel bir algı, oysa ben içsel olarak baharı hissedemez oldum.
.sesler vardı her istediğimi hissedebilirdim onlarla. yeni sesler doğurdu kimileri. sevdim sonsuzca. ama bahar hissiyatı uyanmadı, yaz geldi. sonra da yüzsüzce gülümsedi kaçıp giderken. sanki uzakta kalan mevsimleri özlemişti duygusal bahar, bir güz bir kış özlenirdi elbet. ama insanları bu kadar mı sevmezdi? onları geçtim, doğayı da mı?















fark ettim ki, kış da özlenebilirmiş, karlar özlenir. bu senenin kartopu oynayıp çocukluğunu unutmayan koca oğlanları ve kızları. ben sizden değilim. yaşlanıyorum ama esasen bitiyorum, kendimi tüketiyorum. yahu insan kar topu oynamaya inmez mi bahçeye, kardan adam olası gelmez mi hiç?

hiçbir mevsimin günahını almayalım. ben hissizleşmişim.

şimdi bu fotoğraf da nedir demeyin. bu bir freedom never alone işidir. kendileri takdiri hak eden mütevazı çocuklardır. seslerine kulak verilesi. f.n.a

iyi güzel de nerden geldi bu aklıma diye de sormayın.
madem bahar kaçtı, ikiyüzlü yaz mevsimiyle kaldık, o zaman kış hissedelim. sanırım ben de hava sıkı soğuk ve kar yağışlı. yarın don olma ihtimali var ama benim hissiyatlarım okulları tatil etmez. beklemeyin. hava gayat güneşli. hava durumu için benden referans almayın.

.tersine.

.öksürmekten beynim dönmüştü zaten. yola çıktığımda her şey iyi gözüküyordu. bunaltıcı sıcaklardan sonra ürpertici bir pus ve soğuk esinti vardı havada. vapurda tercihim içerisi olacak kadar soğuk. bu soğuk o kadar ürküttü ki beni pis hissetmeme aldırmadan banyo bile yapmadan çıktım evden. uykusuz değildim hastalıktan uyuyamamış olmama rağmen. bir şeyler unutmuş da olmamalıydım. o kadar emindim kendimden.
önce, kadıköy'e varmadan müzik çaların şarjı bitti. mümkün olamazdı, gece boyu şarj etmiştim. bana oyun oymuyor, tavır koyuyordu. peki, vapura sessiz tahammül edebilirdim. sakin başlamıştım güne.
.taşkışlaya ilerlerken aklımdan kopuk kopuk geçen düşünceler mekanlarla bütünleşti ve devlet tiyatrosu, günün tarihi, tiyatro bileti. işte unutmuştum yine. yine 1 tiyatroya aldığım 3.bilet yanmak üzereydi. benim için en azından. ilk ve ikinci bileti talihiszliklerle arkadaşlarıma vererek yakmamayı başarmıştım. ama bir tiyatro oyununa üst üste 3 kere gidememe başarısı lanetli bir olaydı. ama bu sefer şanslıyım. annem geliyor taksime. biletler ulaşacak bana. tabi akşama kadar başka terslikler beklemekteyim.